Lullaby

Çiğnediği sakızın ritmine gözlerim dalıyor. Sessiz kaldığım yaklaşık yedinci cümlesi ve ben şimdiden bir sonraki cümlesini tahmin etmeye başladım. Umarım konuşmaya devam eder çünkü ben çoktan öldüm bu masada.
İnsanlar konuşabildiği sürece pek bir şeye dikkat edemiyor. Konuştuğu sürece gözlerimin daldığı noktada farklı şeyler düşündüğümü anlayamayacak. Yorgunluğumu, işaret parmağımı sürekli kaldırıp indirdiğimi ve gözlerimin durmadan dalıp gittiğini fark edemeyecek. Ama umarım anlattıkları soru işaretiyle bitmez. Çünkü bir soru işareti gelirse cevap vermek zorunda kalacağım ve düşüncelerim onun akıl odalarını tımarhaneye çevirebilir.
Tımarhaneyi mezarlığa.
Dünyayı bir ütopyaya.
Mezarlıklardan bahsetmişken gökyüzünde bir mezarlık düşünüyorum. Her bulutun bir mezar taşı olduğunu ve insanların oraya gönderildiğini… Yağmurların sebebinin, insanların günahlarından arınması olduğunu… Her düşen yağmur tanesinin bir günahı temsil ettiğini, başkalarının pişmanlıklarında ıslandığımızı, başkalarının kötülüklerini aldığımızı… Bütün hatalarımızdan başkalarının geçtiğini…
Hatalarımız bile kopyadan ibaret. Yarı-Tanrı gibi doğduk, sanal köleler gibi ölüyoruz.
Yaşadıklarımdan / yaşattıklarımdan pişman olmalı mıyım?
Hayır, olduğumu hatırlamıyorum. İnsan, yaptığı her hata onu böylesine temsil ederken, neden yaptıklarından nefret eder ki? Bütün günahlarımı seviyorum sanırım, En kötü parçamı kabulleniyorum. Kötüysem kötüyümdür. Kendimden nefret etmemeliyim. Özellikle yanlışlarım yüzünden.
Başka kimsem yok.
Dışarıda yağan yağmur, oturduğumuz barın küçük, eski ve yıpranmış pencerelerine vuruyor.
ve bakışlarını fark ettiğim anda düşüncelerim dağılıyor,
Yüzümde kötü bir ifade varmış gibi bakarken bana ve izin isteyerek birazdan geri döneceğini söylüyor. Gidişini izlerken bir anda gözlerim gri duvarlardaki asılı tablolara ilişiyor. Abstract silüetler var. Aralarında asi renk geçişleri…
Ressam bu anlamsız tabloda ne anlatmış olabilir? Onu yaparken nasıl bir ruh halinde olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey anlayamıyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Belki çok önemli bir mesaj vermiştir. Belki şu an içinde bulunduğum hissin benzerini anlatmak istemiştir. Belki farklı bir noktaya dokunmak istedi.
Belki hiçbiri değil.
Belki ressam hiçbir şey anlatmamış.
Ressam bizi kandırmış.
Tanrı da bir ressam
belki de şu an gülümsüyordur. Rol yapışıma.
Geri geldiğinde, derin bir sessizlikten sonra komik olması gereken bir şey anlatıyor. Komik olması gerektiğini, gülümsemediğimi gördüğündeki yüz ifadesinden anlıyorum. İlgimi çekmeyen konular konuşmakta kararlı. Geçmişini ya da geleceğini merak etmiyorum, içimde bu kadar boşluk ve hissizlik varken neden bu masada olduğumu sorguluyorum.
Sanırım bu gece yatağımda olmak istiyor. Ayrıntıları düşünmek onun için zaman kaybı. Düşüncelerimi onunla paylaşmak ise benim için hayal kırıklığı olurdu.
Ruhlarımız birbirinden haz etmez ama dudaklarımız farklı fikirde olabilirdi; tabii söz hakkı onlarda olsaydı.
Onunla uyumak istemiyorum.
Yalnız kalmayı yeğliyorum.
Sarhoşum ve tenim başka bir ten istemiyor.
Dokunulmazlık hakkımı kullanmalıyım.
Acaba “o” ne yapıyor?
Çok uzaklarda, o da başkasıyla bir masada mıdır?
Bilmiyorum.
Yan masada bir kadın, beni bir yerden tanıyormuş gibi bakıyor. Başka bir masada yalnız bir kadın var; ağlamaktan göz altları dayanamamış, güçlü rolü oynuyor. Kol saatim bileğimi acıtıyor. Başka bir masada bir adam kusmak üzere. Garson bakışlarıyla müşteriler hakkında dedikodu yapıyor. Yandaki boş masanın sandalyeleri orantısız duruyor, sinirimi bozuyor.
İçeride yalnızlığın o sevdiğim kokusu var ve üzerimdeki sigara kokusu, ten kokumu çoktan ele geçirmiş. Dumandan gözlerimi bile kırpamıyorum.
Çalma listesinde şimdi “Ederlezi” çalıyor. Ruhuma dokunuyor, tüylerim ürperiyor. Sanki binlerce melek çevreme doluşuyor. Hepsi sessizliği seçiyor; gözlerinde bir şey aramamı istiyor gibiler.
Ederlezi yavaş yavaş ruhumu ele geeçiriyor.
Ruhumu kaplıyor
ve tenimden bir şey bana sarılıyor.
“Buraya ait değilim ve hiçbir şeye sahip değilim,” diye düşünmeden edemiyorum.
O kadar uzaklaşmışım ki istesem de geri gelemiyorum.
Ve denemiyorum.
“Kalkalım mı?” diyor.
İşte ilk soru işareti geldi.
Ben hiçbir şey sormayan, her şeyi anlayan kadınları seviyorum. Kalkmak ya da kalmak istemiyorum. Bazen sadece cehenneme sahibim. Sunabileceğim başka bir şeyin olmaması beni kötü biri yapmıyor.
Kalkmıyoruz ama birlikte de değiliz. Aramızda yarısı zorla içilmiş iki bira bardağı, buruşmuş bir sigara paketi, lacivert bir zippo ve yuvarlak bir bar masası var.
Bütün bunlara rağmen onun göremediği bir gezegen duruyor aramızda.
Bu gezegende ne atmosfer var ne de su.
Şimdi “Lullaby” çalmaya başladı.
Daha fazla dayanamayacağım.
Eve gidip kâbus görmeliyim.
Bu bazen her şeyden daha iyidir.








