Lullaby

Çiğnediği sakızın ritmine gözlerim dalıyor. Sessiz kaldığım yaklaşık yedinci cümlesi ve ben şimdiden bir sonraki cümlesini tahmin etmeye başladım. Umarım konuşmaya devam eder çünkü ben çoktan öldüm bu masada.

İnsanlar konuşabildiği sürece pek bir şeye dikkat edemiyor. Konuştuğu sürece gözlerimin daldığı noktada farklı şeyler düşündüğümü anlayamayacak. Yorgunluğumu, işaret parmağımı sürekli kaldırıp indirdiğimi ve gözlerimin durmadan dalıp gittiğini fark edemeyecek. Ama umarım anlattıkları soru işaretiyle bitmez. Çünkü bir soru işareti gelirse cevap vermek zorunda kalacağım ve düşüncelerim onun akıl odalarını tımarhaneye çevirebilir.

Tımarhaneyi mezarlığa.
Dünyayı bir ütopyaya.

Mezarlıklardan bahsetmişken gökyüzünde bir mezarlık düşünüyorum. Her bulutun bir mezar taşı olduğunu ve insanların oraya gönderildiğini… Yağmurların sebebinin, insanların günahlarından arınması olduğunu… Her düşen yağmur tanesinin bir günahı temsil ettiğini, başkalarının pişmanlıklarında ıslandığımızı, başkalarının kötülüklerini aldığımızı… Bütün hatalarımızdan başkalarının geçtiğini…

Hatalarımız bile kopyadan ibaret. Yarı-Tanrı gibi doğduk, sanal köleler gibi ölüyoruz.

Yaşadıklarımdan / yaşattıklarımdan pişman olmalı mıyım?
Hayır, olduğumu hatırlamıyorum. İnsan, yaptığı her hata onu böylesine temsil ederken, neden yaptıklarından nefret eder ki? Bütün günahlarımı seviyorum sanırım, En kötü parçamı kabulleniyorum. Kötüysem kötüyümdür. Kendimden nefret etmemeliyim. Özellikle yanlışlarım yüzünden.
Başka kimsem yok.

Dışarıda yağan yağmur, oturduğumuz barın küçük, eski ve yıpranmış pencerelerine vuruyor.

ve bakışlarını fark ettiğim anda düşüncelerim dağılıyor,
Yüzümde kötü bir ifade varmış gibi bakarken bana ve izin isteyerek birazdan geri döneceğini söylüyor. Gidişini izlerken bir anda gözlerim gri duvarlardaki asılı tablolara ilişiyor. Abstract silüetler var. Aralarında asi renk geçişleri…
Ressam bu anlamsız tabloda ne anlatmış olabilir? Onu yaparken nasıl bir ruh halinde olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey anlayamıyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Belki çok önemli bir mesaj vermiştir. Belki şu an içinde bulunduğum hissin benzerini anlatmak istemiştir. Belki farklı bir noktaya dokunmak istedi.

Belki hiçbiri değil.
Belki ressam hiçbir şey anlatmamış.
Ressam bizi kandırmış.
Tanrı da bir ressam
belki de şu an gülümsüyordur.
Rol yapışıma.

Geri geldiğinde, derin bir sessizlikten sonra komik olması gereken bir şey anlatıyor. Komik olması gerektiğini, gülümsemediğimi gördüğündeki yüz ifadesinden anlıyorum. İlgimi çekmeyen konular konuşmakta kararlı. Geçmişini ya da geleceğini merak etmiyorum, içimde bu kadar boşluk ve hissizlik varken neden bu masada olduğumu sorguluyorum.

Sanırım bu gece yatağımda olmak istiyor. Ayrıntıları düşünmek onun için zaman kaybı. Düşüncelerimi onunla paylaşmak ise benim için hayal kırıklığı olurdu.
Ruhlarımız birbirinden haz etmez ama dudaklarımız farklı fikirde olabilirdi; tabii söz hakkı onlarda olsaydı.

Onunla uyumak istemiyorum.
Yalnız kalmayı yeğliyorum.
Sarhoşum ve tenim başka bir ten istemiyor.
Dokunulmazlık hakkımı kullanmalıyım.

Acaba “o” ne yapıyor?
Çok uzaklarda, o da başkasıyla bir masada mıdır?
Bilmiyorum.

Yan masada bir kadın, beni bir yerden tanıyormuş gibi bakıyor. Başka bir masada yalnız bir kadın var; ağlamaktan göz altları dayanamamış, güçlü rolü oynuyor. Kol saatim bileğimi acıtıyor. Başka bir masada bir adam kusmak üzere. Garson bakışlarıyla müşteriler hakkında dedikodu yapıyor. Yandaki boş masanın sandalyeleri orantısız duruyor, sinirimi bozuyor.

İçeride yalnızlığın o sevdiğim kokusu var ve üzerimdeki sigara kokusu, ten kokumu çoktan ele geçirmiş. Dumandan gözlerimi bile kırpamıyorum.

Çalma listesinde şimdi “Ederlezi” çalıyor. Ruhuma dokunuyor, tüylerim ürperiyor. Sanki binlerce melek çevreme doluşuyor. Hepsi sessizliği seçiyor; gözlerinde bir şey aramamı istiyor gibiler.

Ederlezi yavaş yavaş ruhumu ele geeçiriyor.
Ruhumu kaplıyor
ve tenimden bir şey bana sarılıyor.

“Buraya ait değilim ve hiçbir şeye sahip değilim,” diye düşünmeden edemiyorum.
O kadar uzaklaşmışım ki istesem de geri gelemiyorum.
Ve denemiyorum.

“Kalkalım mı?” diyor.

İşte ilk soru işareti geldi.

Ben hiçbir şey sormayan, her şeyi anlayan kadınları seviyorum. Kalkmak ya da kalmak istemiyorum. Bazen sadece cehenneme sahibim. Sunabileceğim başka bir şeyin olmaması beni kötü biri yapmıyor.

Kalkmıyoruz ama birlikte de değiliz. Aramızda yarısı zorla içilmiş iki bira bardağı, buruşmuş bir sigara paketi, lacivert bir zippo ve yuvarlak bir bar masası var.
Bütün bunlara rağmen onun göremediği bir gezegen duruyor aramızda.
Bu gezegende ne atmosfer var ne de su.

Şimdi “Lullaby” çalmaya başladı.
Daha fazla dayanamayacağım.

Eve gidip kâbus görmeliyim.
Bu bazen her şeyden daha iyidir.

Gözaltlarındaki Masallar


Ben senin ruhunun Kristof Kolomb’uyum.
Geçmişin umurumda değil,
seni inciten ne varsa tarihten silebilirim.
ruhundaki eski sahiplerin izlerini yok edebilirim.
Konu gözlerin olduğunda,
okyanusları içebilir kalemim mürekkep niyetine.
Hayalini kuran bütün varlıklar için
Azrail’e rüşvet vereceğim!
Parmak uçlarındaki şehre ineceğim.
Göğüs çizgindeki kıvrımlara dumanlar üfleyip
gülümsediğin her anı bilinçaltıma kaydedeceğim.
Gözlerini kaçırdığın yerlere taşınacağım.
Kokuna reddedemeyeceği bir teklif sunacağım.
Elmacık kemiklerimde kalbini bulacağım
ve saçlarınla kapatacağım diğer kadınları.
Odanın duvarları bile öpmek isteyecek ses tellerini.
Göz altlarına masallar bırakacağım uyumadan önce,
aklının odalarına ise papatyalar.
Uyuduğunda dünyanın yörüngesiyle oynayacağım.
Boynunu cennete rakip yapacağım.
Tanrı’ya gidip geleceği bizim için ayarlamasını isteyeceğim.
Özel bir rica olacak bu.
Değerini benden başka kimse bilmeyecek gibi hissedeceksin.
Beni ve ütopyamı hissedeceksin.
Dünyayı bir kâğıt gibi atacağız.
Gökkuşaklarından bir salıncak yapacağım sana.
Durmaya ikna edemeyeceğim
boynunda asılı kalan dudaklarımı.
Sigaralar bile şiir yazacak,
alkoller sarhoş,
şarkılar sağır olacak o gece.

Yıldızlar


Yutkunamıyorsun.
Bir cümleye başlamamış, henüz hiçbir şey anlatmamışsın
ama yine de yutkunamıyorsun.
Kalbin ve duyguların birbirlerine rest çekmiş gibi.
Gülümsemen bile yüzünü yadırgıyor, fazla kalmadan uçup gidiyor.
Yüzüne giydirdiğin maskeler eskimiş, artık seni saklayamıyorlar.
Şehrin parıltısı gözlerini kamaştıramıyor.
Kusursuz bir sarhoşsun yine.

Sigaranı içip gözlerini caddelere çeviriyorsun.
Her sokakta bir anın var;
çoğunu yarım hatırlıyor, geri kalanını hatırlamak istemiyorsun.
İnsanların yüzündeki sahteliğin kusursuzluğuna gülümsüyor,
sonra göz altlarındaki uykusuzluğa dokunuyorsun.
Biradan bir yudum alıyorsun ve yaşadıkların aklından geçiyor.
Nereye gitsen ardından geliyorlar.
İz bırakıyorsun.

İnsanlarla tanışmıyorsun;
sanki bunu yaptığında büyük bir risk alıyorsun.
Tanrı’yla konuşuyor, bir süre sonra onu sırdaşın belliyorsun.
Küstahsın, deli sanılıyorsun.
Oysa yalnızca basitliğe ve ucuzluğa düşmansın.
Zaman tünelinden düşmüş gibi her şeyin gerisinde kalıyorsun.

Bir gece yarısı uyanıyorsun.
Omuzlarındaki yüklerden yatağının sınırlarını aşamıyorsun.
Her şeyin yok olup gittiği hissini özgürlük olarak adlandırıyor,
onu kaybetmemek için içiyorsun.
Sonra çocukluğunu düşünüp “O günlerde özgürmüşüm,” diyorsun.
Çünkü yalnızca sen öldüğünü biliyorsun.
Bir zamanlar bir kurtarıcın varmış
ve o, intiharı seçmiş.
Gitmiş.

Tanrı senin için gökyüzünü icat etmiş,
yıldızlardan zihnine uzanan köprüler dikmiş.
İyilik meleklerin kenara çekilmiş.
Artık iyiliği yalnızca sen yaratabilirsin.
Bira şişesi elinden düşüyor, başın dönüyor.
Dudaklarından bir parça dökülüyor:

“Lay me down, the lie will unfurl
Lay me down to crawl.”

Omuzların düşüyor, korkuların gülüyor.
Tanrı’nın ayak işlerini yapmıyorsun artık.
Sonra merdivenlerden inen bir kadın görüyorsun.
Başını kaldırıyor, saçlarını savuruyor.
Sen yalnızca ona cehenneme kadar eşlik etmek,
kaderini Şeytan’ınkiyle bile değiştirmek istiyorsun.

Sarhoşsun ve hâlâ içmek istiyorsun;
uyanmamak, geriye dönmemek için.
Konuşmuyorsun, hiç kimsenin anlamayacağını biliyorsun.
Yeniksin, çünkü savaşacak bir şey bulamıyorsun.
Ve en iyisi,
yalnızsın.
Ruhundaki dikişler sımsıkı.

Hep aynı manzaranın karşısında,
aynı çimenlerin üzerine oturuyorsun.
Bu kez biranı Tanrı’ya kaldırıyorsun.
Sanki saçlarını okşuyor,
sanki yıldızların arasından kollarını açmış seni anlıyor.
Oysa aklının odalarından birini aleve verdiğini,
kalbinin bütün bağlantılarını yaktığını bilmiyor.

Başın dönüyor ve gökyüzüne bakıyorsun.
Yıldızlar…
Çok fazlalar.
Sana bakıyor, seni inceliyorlar.
Gözlerini kısıyorsun.
Yıldızlar, hayal kurmana yardım edecek,
seni bu kaostan kurtaracaklar.
Ruhunu onlara adıyorsun.

Çünkü artık yalnızca onlara güveniyorsun.

Bir Paranoid ve Tanrı Sohbetleri IV

Tanrım,
soru işaretlerinden bir mezar yap bana
ve oraya göm bütün düşüncelerimi;
gökyüzünde yer kalmayana kadar.
Sonra dokunduğum tenlerden bir tımarhane yarat.
Geçmişimin kendini iyi hissedeceği bir yer olsun.
Boş bir zamanında pusulaları birleştir
ve gittiğim yönde zamanı öldür.
Araf hiç bu kadar çekici gelmeyecektir bana.
Masallara, artık beni kandıramayacaklarını anlat.
İfadesizliğe içelim.

Ama en önemlisi,
dudaklarımdan çıkan her cümle için derin çukurlar kaz:
okudukça düştüğün,
düştükçe üşüdüğün…
Hatırlanmak istemiyorum.
Hiçliği, yüklediğim anlamların üzerine ört
ve benden geriye bir şey bırak:
Hiçlik.
Çünkü ben bazı şeyleri hatırlayamayacak kadar içtim
ve ilham perilerim hâlâ suikasta meyilli.

Tanrım,
sesim frekanslardan nefret ediyor.
Parmak uçlarımla ten uyuşmazlığı yaşıyoruz.
Gözlerimse hâlâ karanlıkta yıkanmak istiyor.
Omzumdaki cennetler terk edilmiş
ve zihnimde tanımsız bir hastalık devriye geziyor.
Hiç kimse bilmiyor ama herkes bunu seziyor.
Kimliğimi kabullenmiyorum.
İsmim
tanımsızlaştırılsın;
insansız ve Tanrısız.

Tanrım,
her şey için fazlasıyla yaşlı
ve fazlasıyla yaslıyım.
Posta kutuma
zarflarla
zaaflar bırak.

Tanrım,
bazen kayıp bir parçamın olduğunu düşünüyorum;
hiç gitmediğim ve hiç gidemeyeceğimi düşündüğüm bir yerde.
Sanki o parçamla aramda binlerce insan, binlerce şehir,
binlerce okyanus ve birkaç gökyüzü varmış gibi…
Kaç gökyüzü sığdırabilirsin ki o kayıp parçanla arana?
Sanırım ben birkaç tane sığdırmışım.
Ve eskizsizliğim,
eksikliğinden.
Bunu hiç anlamamışım.

Senin Kayıp Parçaların

Bakışlarını yakalıyorum bir gece yarısı,
soluk bir ışığın altında.
Onlara yanlış yerde olduklarını anlatamıyorum.
Çok sarhoş, bardağını boşaltıyorum.
Artık kadrajı bulanık.
Kendinde değil.

Dudaklarını yanlış adamların kirli yataklarından
kazıyorum. Bunu düşünürken bile irkiliyorum.
Sanırım ucuzlaşmasından rahatsızım.
Sanırım hâlâ çok acı hayal kırıklığının tadı.
Çünkü onları yalnızlık reyonunun en pahalı ürünü sanırdım.
Beklentilerimin boşa çıkma hastalığı hâlâ aynı.

Saçlarını gökyüzünün en karanlık noktasında,
bir buluta sarılmış
ve birbirine dolanmış hâlde görüyorum.
Ama hepsi bir örümcek ağındaymışçasına dolanıyor saçlarına.
Hiçbirini çıkaramıyorum.
Geride binlerce ceset var.

Boynunu görüyorum;
cehenneme uzanan ince bir köprü olmuş.
Ona yapabileceğim hiçbir şey yok.
Tanrı’nın ayak işlerini yapıyor.
Uzaklaşmaya mecburum.

Ve yalanlarınla karşılaşıyoruz.
Her zaman evime gittiğim yolda önümü kesiyorlar,
bir sis perdesi gibi hareketsiz.
Kandırılmak en tatlı uyuşturucudur,
sen de bilirsin.
Yalanların yolumu kapatmış.
Geçemiyorum.

Ve sesin…
İnce tınılı, yüreğimdeki mutlak monarşi sesin,
içimdeki kelebeklerin atmosferi sesin,
Tanrı’ya “İyi iş çıkarmışsın,” dediğim sesin,
kayıp ilanları verdiğim sesin…
Ama şu an sesinin ölüm haberini görüyorum
deliler için yayımlanan bir gazetenin reklam sayfasında.
Ve korkuyorum, gözlerini bulamamaktan.

Gözlerini bulmalıyım.
Sokaklara çıkıyorum; elimde fener,
dudaklarımda telaştan yakamadığım bir sigara.
Sarhoşum, yürüyemiyorum.
Rüzgâr saçlarıma asılıyor.
Her bir adımım, gözlerine yeniden yenilmek için.
Caddeler ıslak, hatta caddelerde gri bulutlar var.
Buradan bir okyanus geçmiş.
Şimdi bulutların neden geldiğini anlıyorum.
Buradan ölüm geçmiş.

Gözlerini, gözyaşların boğmuş.
Suni teneffüs yapıyorum, şok cihazları bağlıyorum.
Ağlıyorum, kurtaramıyorum.
Gözyaşların acımasızmış;
görgü tanıkları böyle anlatıyor.
Bana “Üzülme,” diyorlar.
Aptallar.
Hakkımızda hiçbir şey bilmiyorlar.

Ellerin kaldı artık aramak isteyeceğim.
Ama korkuyorum;
sıcaklığının son bulduğundan
ya da parmak uçlarının demir parmaklık olduğundan.
Kendine…

Yere düşüyorum.
Umut, “Yeter artık,” diye söylenerek
çekip gidiyor ruhumdan.
Sanırım asla parçalarını birleştiremeyeceğim.
Seni sen yapan parçalar kayıp ya da ölmüş.
Onları birleştirip seni geri getiremeyeceğim.

Hüzün tecavüz ediyor bütün hücrelerime,
zorla giriyor aklımın odalarına.
Ölüm bile kurtaramaz artık hissizliğimi.

Sonra aklıma seni gördüğüm o gün geliyor.
O gün benim için Tanrı’nın doğum günüydü.
O gün her şeye inanmaya başlamıştım.
Başımı gökyüzüne kaldırıyorum.
Orada hayallerimiz var.
Mecburum.
Tanrı’ya doğum günü hediyesi olarak hayallerimizi veriyorum.

Artık
sen
yalnızca
ona aitsin.

Dünyanın Sesi

Bazen kendimi dinlemek için
tüm dünyanın sesini kısmaya çalışıyorum.
Sanki yalnızca kalemi elime aldığımda
bu dünyanın ses tellerini yıpratabiliyorum.

Bu geceden,
başını omzuma yaslamış bir travmayla çıkıyorum.
Daha doğrusu, savaş alanını terk ediyorum.
Bütün hislerim cesetlere dönüşmüş;
üstlerine basmadan uzaklaşmaya çalışıyorum.

Yeterince uzaklaştığımı hissettiğimde
başladığım yerdeki ayak izleri çarpıyor gözüme.
Çareyi gökyüzüyle bütünleşmekte buluyorum,
bozuk bir radyonun frekanslara karışması gibi.
Bu frekanslarla akrabayım
ama anladıklarımı anlatmaya dilim dönmüyor.
Çünkü içimdeki çığlıkları görmezden gelme yeteneğim,
yalancıların izlediği tiyatrolarda alkış alıyor.

Neden yüzümdeki şehrin sokağa çıkma yasağını deliyor
mutluluk isimli küçük canavar?
Neden şimdi?
Onu gören sokaklar öyle az ki…
Yıllar önce ruhumda saklanmış bir his,
onu gören kadınların neslinin tükendiğine yemin ediyor.

Dokunsam fırtınaya dönüşecek rüzgârların üstüne yemin ediyorum:
Sigaralar antidepresana dönüşüyor,
alkol düşüncelerimi sentezliyor.
İşte bu yüzden gözyaşlarıma uzanan en kısa yolu
yalnızca onlar biliyor.

Belki dünyanın sesinde kaybolmaya ihtiyacım vardır.
Belki doğmaya çalıştığım yer,
çoktan öldüğüm “o” noktadır.


İlham Perileri


İlham perilerim sarhoş ve “O kız buraya gelecek,” diyorlar.
Onları yüreğimin rahatsız yataklarına yatırdım.
Yalanlarla kirlenmiş yataklarda, kâbus dolu bir uyku çekecekler.
Onlara acıyorum.
Yalan cennetindeler; önceki sahipleri geriye başka bir şey bırakmadı.
Kapıyı kapattım. Yarın çıkmak için can atacaklar
ve Tanrı’dan onlar için fidye isteyeceğim,
yoksa yazmayı bırakmak zorunda kalabilirim.

Tanrı, ilgimi çeken ne verebilir ki?
İlham perilerim olmadan ne kadar ileriye gidebilirim ki?
Belki kötü biriyim.
Ama iyiliğe her meylimde gördüğüm tek şey,
yaralarımın biraz daha derinleşmesi.
Belki bunlar için çok geç.
Artık düşünmeyeceğim;
düşlerimi yerin bin kat altına düşüreceğim.

Orada seninle görüşeceğim, birkaç dakikalığına.
Ve sen,
hemen topla saçlarını, kadın;
çünkü boynunda riske gireceğim.
Omuzlarından göğüs kafesine uzanan yolda uzun yolculuklara çıkıp
utangaçlığına dokunacak,
onu cehenneme emanet edeceğim.

Bu gece saçların parmak uçlarımla evlenecek.
Ruhuna açılan kapıların bu gecelik kristal kilidiyim.
Düşmek için can attığım çukurlar olacak bel gamzelerin.
Etraf bulanıklaşsa bile yalnızca seni seçeceğim.
Senin için bir yudum daha içecek,
tenin için biraz kötülük, biraz daha şehvet içeceğim.

Biz Tanrı’nın yegâne sanatıyız;
bunu onun için yapmalıyız.
Galaksilerimizi çarpıştırmalı ve yıldızları evcilleştirmeliyiz.
Ruhun dünyadan koptuğunda gözlerini kısacaksın
ve o an uyumana izin vereceğim,
ilham perilerim gibi…

Ve bir daha görmeyeceğim.
Hiçbirinizi.

Bir Paranoid ve Tanrı Sohbetleri III


Tanrım,
muhtemelen doğru zaman değil
ve ben de yanlış kişi olduğumdan eminim.
Seninle denk gelemeyiz.
Mektuplarımdan kâğıt uçaklar yaptığını itiraf etmelisin.
Gökyüzünde çok çekici bir kaos var!
Bence sen de biraz intihara meyillisin.

Tanrım,
aklımda parıltılar ve gökkuşakları var,
ruhumda kılıçlar ve beyaz güller.
Kalbim, tımarhanelerden ve mezarlıklardan üretilmiş.
Omuzlarım ince köprülerden yapılmış,
dudaklarım okyanusun bir parçası.
Gözlerimin üretiminde ilkel şiirler işçi olarak çalışmış.
Değer yargılarımsa yıldızlar.
Artık
tarifimi
biliyorum.

Tanrım,
hayal gücümü genişlet,
çünkü onu artık göremiyorum.
Gözyaşlarımı alkole batır;
onunla sarhoş olmak istiyorum,
çünkü o, gözyaşlarıma saklanıyor.
Tanrım,
yeni bir alfabe istiyorum,
çünkü bu kelimelerle onu anlatamıyorum.
Zamanda bir boşluk yarat ve bana bir bilet kes!
Hiç olmamışçasına,
hiç doğmamışçasına kaybolmak istiyorum.
Onsuz.
Renksiz ve rüyasız.

Tanrım,
her şeyi biliyor ve hiçbir şeye saygı duyamıyorum.
Herkesi tanıyor ama hiç kimseyi sevemiyorum.
Sürekli konuşuyorum ama yalnızca duvarlarla anlaşabiliyorum.
Her yere gitmek istiyorum ama
hiçbir zaman kurtulamayacağım aitsizlikten.
Ve ben senin ekürin değilim.
Gülümsediğim şey, senin insani değerlerin.
Rol yapışına âşığım.

Tanrım,
kalbimin küçük odalarında resim çizen bir kız çocuğu
tımarhane yaratabilir mi?
İnsan, en sevdiği şeyi kaybettiğinde bunu anlayabilir mi?
Sıfır çizgisinden o kadar uzaktayız ki
geri dönmeyi bırak, ikimizden biri ardına bakabilir mi?
Her şeyin böylesine boş olabileceği
senin de aklına gelir miydi?

Tanrım,
ne tuhaf…
Yalnızca sen varsın
ve tüm gücümle gökyüzüne fırlattığım mektuplarım.

Bir Damla


Yüzüstü uzanmıştım. Tek kolumla sarıldığım yastığın kokusunu içime çekiyor, gözlerimi kısarak odaya bakıyordum. Baktığım objelerin bulanıklığı, aklımda raks eden müziğin o boğuk sesi…

Sadece tınılar vardı.
Sadece yankılar…

Kendi gökyüzümde, bir bulutun üzerinde seyrediyordum sanki. Hatta mutluluğun aklını çeliyordum. Odaklanma yetimin vurdumduymazlığı, sarhoşluğun hakkını veriyordu. Onun saçları, kollarımın üzerine bir şehir kurmuştu. Başını sırtıma koymuştu ve ben, o an huzurun evi olmuştum.

Kalbinin atışlarından haykırışlar duyuyordum. Ten kokusu tarafından hayattan alıkonulmuştum! Kirpiklerinin dokunuşu, içimdeki ıssızlığı sarhoş ediyordu. Tenimdeki en narin yokuşu parmak uçlarıyla çıkıyor, ruhumun topraklarında, omuzlarımın üzerinde kanat çırpıyordu.

Sanki o gece cennetin patentini almıştık. Ütopyalarımızın tanrılarıydık. Yalnızca kendimizi yaratmıştık.

Önce birbirimizi soymuş, sonra olduğumuz kişilerden, olmak istediğimiz yerlerden ve doğduğumuz kimliklerden soyutlanmıştık. Ne ismimiz vardı ne geçmişimiz.

Sadece o an.

Bana dair ne varsa ona koşmak, ona dair ne varsa evime yerleşmek istiyordu. Zamana, durması için kaçamak bakışlar atıyor; hatta bizi, durduramayacağı bir yere kilitlemek istiyordum. Boşluğa düşmeliydik. Zamanın bizi bulamayacağı bir zaman tüneline…

Çünkü ilk defa hayalî bir türbülansta nefes alıyorduk. Yalnızlığım bu frekansa dayanamazdı; üzgün bir reveransla çekip gitmişti.
Çünkü yorgunduk, bir okyanusu taşımış gibi. Yorgunduk, gökyüzünü iple çekmiş gibi. Yorgundu dudaklarımız. Yorgunduk insanlardan, hayattan…
Ne aldatılma korkumuz vardı ne de güvenmenin verdiği çıplaklık hissi. Birbirimize saklanmış ve dünyaya yasaklanmıştık.

“Nothing’s Gonna Hurt You Baby”nin çaldığı o kutsal anda sırtımda bir acı hissettim.

Bir gözyaşı…
Aslında daha çok bir bıçak gibiydi.
Bir damla
gözyaşı…

Benim aklımdan bunlar geçerken sırtıma başını koymuş, ağlayan bir kadın vardı. Geri dönüşü olmayan bir gözyaşı akıtmıştı tenime. O gözyaşı her şeyi açıklıyor, sessizlikle evimin duvarlarını yakıyordu. Bütün benliğimi parçalıyordu.
O gözyaşına dokunamazdım. Onu hiçbir şeye inandıramazdım. Gözyaşları inatçıdır, incinir. Gözyaşlarıyla anlaşamazsın.
O gözyaşı her şeyi açıklıyordu ve silindiğinde her şey bitecekti. Geriye hayaller bırakacaktı: binlerce hayal, düzinelerce yarım kalmış rüya…

Tüm düşüncelerim grev yapmıştı. Aklımın içinde kaos vardı; kaos ve sessizlik. Kalbim beni tehdit ediyordu.

O gün hissetme yetim intihar etti.

“O”, ağlattığım son kadındı.

Ve “O”, anladığım son insandı.

Uçurum

Kendimi hiç inanmadığım bir şey uğruna kandırılmış gibi hissediyorum. Suçlu hissettiğim hâlde birilerini suçluyorum. Tanrım! Bu uçurumu bir yerden tanıyorum!

Ruhumun salıncaklarından düşmüş gibiyim ve zinciri kimin kestiğini, aynaya bakmadığım zamanlarda anlayamıyorum. Sonuçta kendini öldürmüş birini katil diye yargılaman ve hâlâ yalnızlığı insanlarla algılaman beni gülümsetmek üzere. Sarhoş olmasaydım yüzüm, şu gülümsemeyi çoktan çıkarıp fırlatırdı.

Bu yüzden birçok şeyin sonu gelmiyor. Her şey o kadar sahte ki ilaçların verdiği sanallık hissi bile sorun olmuyor. Yalnızca sonu olmayan şeylere güveniyorum. Bu yüzden evrene karşı sonsuz bir sevgiye sahibim. Onsuz bir cennete “hayır” diyebilirim; zaten bu cehennemde ruhsuz hâlde yeterince yaşadım.

İntihar dürtümden yüksek gökdelenler yapıp yüreğimin bodrum katındaki sahte duygu tüccarlarının odalarına atlamak istiyorum. Yüzümdeki maskeleri değiştirirken yakalandığım gölgeler, pandomim gösterileriyle aklımın içinden kurtulmak istediklerini anlatıyor. Gözlerimden düşürdüğüm insanlar omuzlarıma tutunuyor, içimden attıklarım dibimden ayrılamıyor, içimdeki Şeytan dışıma gülüyor. Çünkü taşıdığım en büyük yük, aştığım dağlar koleksiyonum ve tek sorunum, rüyalarımın iş birliğine yanaşmaması.

İyi ile kötü arasındaki çizgiden sarhoş olduğum için yürüyemiyorum. Hâlâ biraz anlayışı hak ettiğimi anlatamıyorum. Çoktan bitirdiğim bir yarışın sona ermesini bekliyorum. Yoksa bu kırmızı kurdeleleri ben mi kesmeliyim?

Sarhoş bir rüzgârım;
fırtınalara katılamam, özgürlüğe esmeliyim.
Rotasını kırıp atmış bir gemiyim;
limanlar ilgimi çekmiyor.

Yeterince güçlüyüm çünkü kimse ne bildiğimi bilmiyor. Tanrı’nın en sevdiği piyonuyum; şahlarla dalga geçiyorum. Ben yalnızca sessizliği seviyorum çünkü o, sözümü hiç kesmiyor.

Uzaklaşabildiğim tek yer, gözlerim kapandığında gördüğüm o karanlık. Bazen onu görmeye bile kadrajım yetmiyor. Göz kapaklarımı kaldırması için hayal gücümden bir güç istiyorum. Hayat, beni kandırmak için bir şans daha istiyor, Tanrım. Neden böylesine umarsız?

Yükseklik korkum olduğunu öne sürüp gökyüzüne bir daha gelemeyeceğimi söylüyorum. Sanki gökyüzüm ağlıyor; yağmursuz, hatta bulutsuz…

Salgın bir hastalıktan kurtulmuş tek insan gibiyim.
Hiç kimse izlemiyormuşçasına yaşıyorum.

İyi geceler, karanlık.

aşağı indikçe devam eder.