PARANOID

hiç kimse izlemiyormuş gibi yaşa, hiç kimse yokmuş gibi sev

insomnia

İnsomnia

9 Mayıs 2019

     Göz kapaklarım, birbirinden nefret edercesine araları açık.  Aralarındaki husumetin sebebini göz altlarımdaki terk edilmiş cehennemlere yoruyorum.
aklımın içindeki labirentleri saklıyorum.
oraya düşmemeliyim!
ama bu labirentlerde yıllar öncesinde sıkışıp kalmışım gibi.
yastığa sarılıyorum, göz kapaklarımı birbirine dikmeye yeltenebilirim bu uykusuzluktan,
istediğim olmuyor çünkü uyku çok yabancı bir tanıdık.
ne güçsüzüz akışa bırakamadığımızda kendimizi.. diye düşünüyorum. ne güçsüzüz, olmak istediğimiz olamadığımız da , yapmak istediğimizi yapamadığımızda.
“kim” olduğumuz uçup gidiyor bu gerçeğin karşısında.
iç hesaplaşmalarım başlamak üzere ve tanrının en sevdiği bölüm bu.
ve sigarasını yakıyor ilham perim.
aradan çekiliyor sigaralar,
aklıma asla gerçekleşmeyecek olan o senaryolar geliyor, onları gözümde canlandırıp yaşıyorum. Bu senaryolar hayatımın kayıp parçaları.
çoktan üstünü karaladığım senaryolar.
Bazı senaryoların oyuncuları silik,
Bazılarında oyuncular zaten eksik. Yarım bırakılıyorlar. Yarımlık, onları tamamlayan unsurdur belki de. yarımlık, tamamlanmaktır belki de.
yarım kalmayı, hafife almamalıyım.
Biraz zaman geçtikten sonra yastığı daha fazla sıkıyorum. Sanki bütün suç onunmuş gibi.
Bilinç altımın altı kat altında bir tımarhanenin açılış partisine davet edilmiş gibiyim.
ve Tanrı oraya siyah bir çelenk göndermiş.
Kapısı olmayan ama pencerelerle dolu bir evde sıkışıp kalmak gibi bu.
Hiçbirşey yapamıyorum.
Sıkışıyorum hayatın ve göz kapaklarımın arasında. Gözlerimin arkasında konuşlanıyorum.
Gözlerimin arkasındayım.
çünkü uyuyamıyorum,
kilitliyim.

bir kaç saat sonra. 

Dünyanın anlamsızlığı üzerine tanrıya bir tez gönderecek kadar ilgisizim. Önceleri bana güzel hissettiren ve peşinden koşturan her şeye karşı. Göz altlarımda çoktan mezarlıklar oluşmaya başladı ve omuzlarımdaki ağırlığı sadece sisifos anlayabilirdi. Başka birine anlatmayı deneyemezdim, dilim hemen kapris yapardı.
Dünyanın anlamsızlığı üzerine şiirler yazdım, ruhlarımızın özgürlük aşığı uçurumlarından atmak üzere,
Dünyanın anlamsızlığı , düştü üzerime.
Düşünceler ne kadar ağırmış oysa,
hayallerimle karşı karşıya kaldığımda.
ve onlara
sarıldığımda.
Anladım.

bir kaç daha saat sonra. 

Kendimi sokağa atıyorum ve artık insanları birer hayalet gibi görüyorum.
Bir adım atsalar, sınırlarımı zorlardım karanlığa geri dönmek için. Bu bulantı, bu saplantı, beni içine almaması için bir çizgiyi takip ediyorum.
Siyah bir çizgi o ve siz onu göremezsiniz.
Diptesiniz ve bu yüzden kendinizden başkasını gömemezsiniz.
Gözlerimin önündeki tabaka tamamen sıvılaşmış ve bu bulanıklıktan nefret etmeye başladım.
Ruhumu çekmek için tanrı avucunun içini gökyüzüne yaslamış. beni arıyor derin çizgileri.
ve gökyüzü klastorofobimi hiç bu kadar tahrik etmemişti.
gri, gökyüzünü hiç böylesine hançerlememişti.
hiç böylesine kopmamıştım, korkmaktan.
hiç böyle olmamıştım, doğduğumdan beri.
kayboldum.
Herkes görürken kayboluyorum. herkes görürken gerçekleşiyor bu kayboluş.
“kahretsin”
bu sözcük dudaklarımdan hiç bu kadar şairene çıkmamıştı. 

bir kaç daha saat sonra. 

Gözlerimi her kırptığımda hissettiğim şeyin gerçek adı acı. Acı şu an göz kapaklarımın çevresinde cirit atıyor.
Acının tarifi ne basit diye düşünüyorum. Herşey şu acı için, bu acıdan korkulduğu için.
Acı bizi yönetiyor, kontrol ediyor ve her zaman onun belirmemesi için yapamıyoruz asıl yapacaklarımızı.
Acı, en büyük korkumuz. bize öylesine yakın ve dokunamayacağımız kadar uzak.  Kendimiz bile olamıyoruz diye düşünüyorum. Acımanın gölgesindeyken.
Ama acınmaktan korkuyoruz en çok,
oysa biz sadece acıtmayı seviyoruz,
bu ironinin boynundan öpüyoruz, etçil kuklalara benziyoruz.
ve tüm bunlar olurken,
tanrı
bize
sadece
acıyor.
bunu es geçiyoruz. 
belki de acıtmasından böylesine korkmasaydık, yakmazdık gezegenini içimizdeki küçük prenslerin.

bir kaç daha saat sonra. 

Bazen hayattaki rolümü sorgulayıp içinde olduğum kostümü yırttığımı hayal ediyorum.
bazen sadece evime gelmek istiyorum, benzinle dolu foseptik kapaklarından içeriye sigaramı atıp.
bazen sadece ütopik bir hikaye okumak, bazen sadece bir insana sarılmak.
iyi anılmak benim gibilerin derdi değil , kötü sanılmakta sorun olmuyor
bazen hiç bişey istememekten gurur duyuyorum.
bazen bir deniz kenarında sarhoş olmak
hatta gökyüzünün siyahlığına aşık olmak.
Bazen çoktan kaybettiğim birşeyi arıyorum, bazen çoktan bulduğum bişeyi.
Şu an sadece uyumak istiyorum.
bu da bişeydir.
sigaramı yakıyorum.
ve uykusuz gözlerim foseptik deliklerini arıyor.

bir kaç daha saat sonra.

Dönüşüyorum, bir deliye,
elimde bu var  “dahi “ olmaktan geriye.
çıkıyorum bilinçaltımdan ve manifestomu okuyorum,
sonra sessizleşiyorum,
göz kapaklarınız titremiyor, gözlerinizdeki parıltılar griliğe taşınmış.
yürekleriniz aşınmış ve buna ruhunuz alışmış.
daha da sessizleşiyorum,
bakışlarınızdaki anlamlar boğazlarımdan yakalıyor,
ve kendime soruyorum
Tanrının ayak işlerini yapanlara mı sesleniyorum?
Frekanslarımız kesişmiyor.
Gezegenlerimiz de farklı elementler var.
ve
hala mutluluğu, rüyalarıma saklıyorum.

bir kaç daha saat sonra.

Ama uykusuzluğun en güzel yanı,
Dopinge uğramış hayal gücü olmalı,
hayaller inşa ediyorum,
hiç hayal inşa ettiğin oldu mu?
gözlerini kırpmadan hayal inşa ettiğin?
çocukluğunu hatırladığın, merdivenlerden koşarak çıktığın?
mimikleri geldi mi hiç gözüne insanların, susarak anlaştığın?
hiç birinin kalbine dokunarak uzaklaştığın?
içindeki deliye bile gözlerini kırptığın?
parmak uçlarınla dokunarak değiştirdin mi , geçmişteki bir anıyı.
o yere geri gittin mi, geriye hiç bişey bırakmadığın?
canını okuyorum hafızamın ve
hayaller inşa ediyorum,
uykusuzluğumun binlerce fit derininde!
sanırım Bu güce aşık oldum.

bir kaç daha saat sonra. 

artık sessizlik darbe yapıyor dudaklarıma,
ve ellerim kırılıyor,
kalemimin gölgesindeki karanlığa düşüyorum.
göz kapaklarım birdaha açılmayacakmışçasına kepenklerini indiriyor dünyaya.
göz kapaklarım ıslanarak kapanıyor,
ve belki yeni savaşım başlıyor,
kabuslarla.

ama karanlık hiç bu kadar güzel gelmemişti.
ütopyama
ve krallığıma.