PARANOID

hiç kimse izlemiyormuş gibi yaşa, hiç kimse yokmuş gibi sev

lullaby

Lullaby

12 Şubat 2018

Çiğnediği sakızın ritmine gözlerim dalıyor, sessiz kaldığım yaklaşık 7. cümlesi ve şimdiden bir sonraki cümlesini tahmin etmeye başladım. Umarım konuşmaya devam eder çünkü çoktan öldüm ben bu masada. Çünkü insanlar konuşabildiği sürece pek bişeye dikkat edemiyor. Konuştuğu sürece gözlerimin daldığı noktada farklı şeyler düşündüğümü anlayamayacak. Konuştuğu sürece boynumdaki çok taze izi fark edemeyecek, işaret parmağımı sürekli kaldırıp indirdiğimi ve gözlerimin sürekli dalıp gittiğini. Konuştuğu sürece hiçbişeyi fark edemeyecek. ama umarım soru işaretiyle bitmez anlattıkları. Çünkü eğer bir soru işareti gelirse cevap vermek zorunda kalacağım ve  düşüncelerim, onun akıl odalarını tımarhaneye döndürebilir.

Tımarhaneyi ise mezarlığa.
Dünyayı bir ütopyaya.

Mezarlıklardan bahsetmişken, gökyüzünde bir mezarlık düşündüm. Her bulutun bir mezartaşı olduğunu ve insanların oraya gönderildiğini. Yağmurların sebebinin insanların günahlarından arınması olduğunu. Her düşen yağmur tanesinin bir günahı temsil ettiğini. Başkalarının pişmanlıkların da ıslandığımızı. başkalarının kötülüklerini aldığımızı..
Pişmanlıklar…. ama en son ne zaman pişman olduğumu hatırlamıyorum. İnsan neden yaptığı şeyden nefret eder ki, her yaptığı hata onu böylesine temsil ederken hemde?  Bütün günahlarımı seviyorum. En kötü parçamı kabulleniyorum. Kötüysem kötüyümdür. Kendimden nefret edemem. Özellikle yanlışlarım yüzünden.
Yüzümde kötü bir ifade varmış gibi bakıyor bana ve izin isteyerek birazdan geri döneceğini söylüyor. Gidişini izlerken tablolara irişiyor gözlerim, saatler ve hayvan silüetleri var. aralarında asi renk geçişleri. Ressam ne anlatmış olabilir bu anlamsız tabloda? Hiçbişey anlayamıyorum, hiçbişey aklıma gelmiyor. Belki çok önemli bi mesaj vermiş olabilir. belki şu an içinde bulunduğum hissi anlatmak istemiştir, belki farklı bi noktaya dokunmak istedi.
Belki hiçbiri değil.
Belki ressam hiç bir şey anlatmamış.
Ressam bizi kandırmış.
Tanrı da bir ressam.
ve şu an gülümsüyor.

Komik olması gereken bi’şey anlatıyor, komik olması gerektiğini gülümsemediğimi gördüğündeki yüz ifadesinden anlıyorum.
Yatağımda olmak istiyor. Onunla uyumak istemiyorum. Yalnız kalmayı yeğliyorum.  Sarhoşum ve tenimde bir ten istemiyorum. Dokunulmazlık hakkımı kullanacağım.
Acaba “o” napıyor?
Bilmiyorum,
ama yan masada bir kadın beni bi yerden tanıyormuş gibi bakıyor
başka bir masadaki yalnız bir kız var, ağlamaktan göz altları dayanamamış.
kol saatim bileğimi acıtıyor,
başka bir masada bir adam kusmak üzere,
İçeride yalnızlığın o sevdiğim kokusu var.
garson dedikodu yapıyor.
arkamdaki masanın sandalyeleri orantısız.
üstümdeki sigara kokusu, ten kokuma emir veriyor.
gözlerimi bi kaç dakikadır kırpmıyorum.
“Ederlezi” çalıyor.
Ruhuma dokunuyor, tüylerim ürperiyor sanki binlerce melek çevreme doluşuyor. Hepsi sessizliği seçiyor, gözlerinde bişey aramamı istiyor gibiler.
Ederlezi, ruhuma dokunuyor.
Ruhumu kaplıyor,

ve tenimde bi’şey bana sarılıyor. 
.
“Buraya ait değilim ve hiç bir şeye sahip değilim diye düşünmeden edemiyorum. 
o kadar uzaklaşmışım ki, istesem de geri gelemiyorum.
ve denemiyorum.”
.
” Kalkalım mı?” diyor. İşte ilk soru işareti geldi.
Ben hiçbişey sormayan kadınları seviyorum, herşeyi anlayan. Kalkmak yada kalmak istemiyorum.
Bazen sadece cehenneme sahibim, başka bir’şey sunamamak beni kötü biri yapmıyor.

Kalkmıyoruz ama birlikte de değiliz. Aramızda iki bira bardağı, iki paket sigara, zippo ve yuvarlak kahverengi bir masa olmasına rağmen. O’nun göremediği bir gezegen var aramızda ve bu gezegende ne atmosfer var, ne su.

Şimdi “lullaby” çalmaya başladı.

“lullaby
was not supposed to make you cry
i sang the words i meant
i sang”

Daha fazla dayanamayacağım.

eve gidip kabus görmeliyim, bu bazen herşeyden daha iyidir.