PARANOID

hiç kimse izlemiyormuş gibi yaşa, hiç kimse yokmuş gibi sev

Tanrım,
Soru işaretlerinden bir mezar yap bana,
ve oraya göm bütün düşüncelerimi.
gökyüzünde yer kalmayana kadar,
sonra dokunduğum tenlerden bir tımarhane yarat.
geçmişimin kendini iyi hissedeceği bir yer olsun.
boş bi zamanında, pusulaları birleştir ve
gittiğim yönde zamanı öldür.
araf hiç bu kadar çekici gelmeyecektir bana.
masallara artık beni kandıramayacaklarını anlat.
ifadesizliğe içelim.
ama en önemlisi
dudaklarımdan çıkan her cümle için derin çukurlar kaz,
okudukça düştüğün. düştükçe üşüdüğün.
hatırlanmak istemiyorum,
hiçliği, yüklediğim anlamların üzerine ört
ve benden geriye bişey bırak.
hiçlik.
çünkü ben bazı şeyleri hatırlayamayacak kadar içtim.

ve ilham perilerim hala suikaste meğilli. 

Tanrım,
sesim, frekanslardan nefret ediyor.
parmak uçlarımla ten uyuşmazlığı yaşıyoruz.
gözlerimse hala karanlıkta yıkanmak istiyor.
omuzumdaki cennetler terkedilmiş,
ve zihnimde tanımsız bir hastalık, devriye geziyor.
hiç kimse bilmiyor ama herkes bunu seziyor,
kimliğimi , kabullenmiyorum.
ismim,
tanımsızlaştırılsın,
insansız v tanrısız.

Tanrım,
herşey için fazlasıyla yaşlı
ve fazlasıyla yaslıyım.
posta kutuma
zarflarla
zaaflar bırak .

Tanrım,
bazen kayıp bir parçamın olduğunu düşünüyorum,
hiç gitmediğim ve hiç gidemeyeceğimi düşündüğüm bir yerde.
sanki o parçamla aramda binlerce insan, binlerce şehir, binlerce okyanus ve bir kaç gökyüzü varmış gibi,
kaç gökyüzü sığdırabilirsin ki o kayıp parçanla arana?
sanırım ben bir kaç tane sığdırmışım.
ve eskizsizliğim,
eksikliğinden.
bunu hiç anlamamışım.

İnsomnia

9 Mayıs 2019

     Göz kapaklarım, birbirinden nefret edercesine araları açık.  Aralarındaki husumetin sebebini göz altlarımdaki terk edilmiş cehennemlere yoruyorum.
aklımın içindeki labirentleri saklıyorum.
oraya düşmemeliyim!
ama bu labirentlerde yıllar öncesinde sıkışıp kalmışım gibi.
yastığa sarılıyorum, göz kapaklarımı birbirine dikmeye yeltenebilirim bu uykusuzluktan,
istediğim olmuyor çünkü uyku çok yabancı bir tanıdık.
ne güçsüzüz akışa bırakamadığımızda kendimizi.. diye düşünüyorum. ne güçsüzüz, olmak istediğimiz olamadığımız da , yapmak istediğimizi yapamadığımızda.
“kim” olduğumuz uçup gidiyor bu gerçeğin karşısında.
iç hesaplaşmalarım başlamak üzere ve tanrının en sevdiği bölüm bu.
ve sigarasını yakıyor ilham perim.
aradan çekiliyor sigaralar,
aklıma asla gerçekleşmeyecek olan o senaryolar geliyor, onları gözümde canlandırıp yaşıyorum. Bu senaryolar hayatımın kayıp parçaları.
çoktan üstünü karaladığım senaryolar.
Bazı senaryoların oyuncuları silik,
Bazılarında oyuncular zaten eksik. Yarım bırakılıyorlar. Yarımlık, onları tamamlayan unsurdur belki de. yarımlık, tamamlanmaktır belki de.
yarım kalmayı, hafife almamalıyım.
Biraz zaman geçtikten sonra yastığı daha fazla sıkıyorum. Sanki bütün suç onunmuş gibi.
Bilinç altımın altı kat altında bir tımarhanenin açılış partisine davet edilmiş gibiyim.
ve Tanrı oraya siyah bir çelenk göndermiş.
Kapısı olmayan ama pencerelerle dolu bir evde sıkışıp kalmak gibi bu.
Hiçbirşey yapamıyorum.
Sıkışıyorum hayatın ve göz kapaklarımın arasında. Gözlerimin arkasında konuşlanıyorum.
Gözlerimin arkasındayım.
çünkü uyuyamıyorum,
kilitliyim.

bir kaç saat sonra. 

Dünyanın anlamsızlığı üzerine tanrıya bir tez gönderecek kadar ilgisizim. Önceleri bana güzel hissettiren ve peşinden koşturan her şeye karşı. Göz altlarımda çoktan mezarlıklar oluşmaya başladı ve omuzlarımdaki ağırlığı sadece sisifos anlayabilirdi. Başka birine anlatmayı deneyemezdim, dilim hemen kapris yapardı.
Dünyanın anlamsızlığı üzerine şiirler yazdım, ruhlarımızın özgürlük aşığı uçurumlarından atmak üzere,
Dünyanın anlamsızlığı , düştü üzerime.
Düşünceler ne kadar ağırmış oysa,
hayallerimle karşı karşıya kaldığımda.
ve onlara
sarıldığımda.
Anladım.

bir kaç daha saat sonra. 

Kendimi sokağa atıyorum ve artık insanları birer hayalet gibi görüyorum.
Bir adım atsalar, sınırlarımı zorlardım karanlığa geri dönmek için. Bu bulantı, bu saplantı, beni içine almaması için bir çizgiyi takip ediyorum.
Siyah bir çizgi o ve siz onu göremezsiniz.
Diptesiniz ve bu yüzden kendinizden başkasını gömemezsiniz.
Gözlerimin önündeki tabaka tamamen sıvılaşmış ve bu bulanıklıktan nefret etmeye başladım.
Ruhumu çekmek için tanrı avucunun içini gökyüzüne yaslamış. beni arıyor derin çizgileri.
ve gökyüzü klastorofobimi hiç bu kadar tahrik etmemişti.
gri, gökyüzünü hiç böylesine hançerlememişti.
hiç böylesine kopmamıştım, korkmaktan.
hiç böyle olmamıştım, doğduğumdan beri.
kayboldum.
Herkes görürken kayboluyorum. herkes görürken gerçekleşiyor bu kayboluş.
“kahretsin”
bu sözcük dudaklarımdan hiç bu kadar şairene çıkmamıştı. 

bir kaç daha saat sonra. 

Gözlerimi her kırptığımda hissettiğim şeyin gerçek adı acı. Acı şu an göz kapaklarımın çevresinde cirit atıyor.
Acının tarifi ne basit diye düşünüyorum. Herşey şu acı için, bu acıdan korkulduğu için.
Acı bizi yönetiyor, kontrol ediyor ve her zaman onun belirmemesi için yapamıyoruz asıl yapacaklarımızı.
Acı, en büyük korkumuz. bize öylesine yakın ve dokunamayacağımız kadar uzak.  Kendimiz bile olamıyoruz diye düşünüyorum. Acımanın gölgesindeyken.
Ama acınmaktan korkuyoruz en çok,
oysa biz sadece acıtmayı seviyoruz,
bu ironinin boynundan öpüyoruz, etçil kuklalara benziyoruz.
ve tüm bunlar olurken,
tanrı
bize
sadece
acıyor.
bunu es geçiyoruz. 
belki de acıtmasından böylesine korkmasaydık, yakmazdık gezegenini içimizdeki küçük prenslerin.

bir kaç daha saat sonra. 

Bazen hayattaki rolümü sorgulayıp içinde olduğum kostümü yırttığımı hayal ediyorum.
bazen sadece evime gelmek istiyorum, benzinle dolu foseptik kapaklarından içeriye sigaramı atıp.
bazen sadece ütopik bir hikaye okumak, bazen sadece bir insana sarılmak.
iyi anılmak benim gibilerin derdi değil , kötü sanılmakta sorun olmuyor
bazen hiç bişey istememekten gurur duyuyorum.
bazen bir deniz kenarında sarhoş olmak
hatta gökyüzünün siyahlığına aşık olmak.
Bazen çoktan kaybettiğim birşeyi arıyorum, bazen çoktan bulduğum bişeyi.
Şu an sadece uyumak istiyorum.
bu da bişeydir.
sigaramı yakıyorum.
ve uykusuz gözlerim foseptik deliklerini arıyor.

bir kaç daha saat sonra.

Dönüşüyorum, bir deliye,
elimde bu var  “dahi “ olmaktan geriye.
çıkıyorum bilinçaltımdan ve manifestomu okuyorum,
sonra sessizleşiyorum,
göz kapaklarınız titremiyor, gözlerinizdeki parıltılar griliğe taşınmış.
yürekleriniz aşınmış ve buna ruhunuz alışmış.
daha da sessizleşiyorum,
bakışlarınızdaki anlamlar boğazlarımdan yakalıyor,
ve kendime soruyorum
Tanrının ayak işlerini yapanlara mı sesleniyorum?
Frekanslarımız kesişmiyor.
Gezegenlerimiz de farklı elementler var.
ve
hala mutluluğu, rüyalarıma saklıyorum.

bir kaç daha saat sonra.

Ama uykusuzluğun en güzel yanı,
Dopinge uğramış hayal gücü olmalı,
hayaller inşa ediyorum,
hiç hayal inşa ettiğin oldu mu?
gözlerini kırpmadan hayal inşa ettiğin?
çocukluğunu hatırladığın, merdivenlerden koşarak çıktığın?
mimikleri geldi mi hiç gözüne insanların, susarak anlaştığın?
hiç birinin kalbine dokunarak uzaklaştığın?
içindeki deliye bile gözlerini kırptığın?
parmak uçlarınla dokunarak değiştirdin mi , geçmişteki bir anıyı.
o yere geri gittin mi, geriye hiç bişey bırakmadığın?
canını okuyorum hafızamın ve
hayaller inşa ediyorum,
uykusuzluğumun binlerce fit derininde!
sanırım Bu güce aşık oldum.

bir kaç daha saat sonra. 

artık sessizlik darbe yapıyor dudaklarıma,
ve ellerim kırılıyor,
kalemimin gölgesindeki karanlığa düşüyorum.
göz kapaklarım birdaha açılmayacakmışçasına kepenklerini indiriyor dünyaya.
göz kapaklarım ıslanarak kapanıyor,
ve belki yeni savaşım başlıyor,
kabuslarla.

ama karanlık hiç bu kadar güzel gelmemişti.
ütopyama
ve krallığıma.

 

Belki

1 Nisan 2019

Tanrı, sık sık yüreğimde kıyametin tatbikatını yapardı,
başka açıklaması olamazdı bu hissedişlerin,
olsaydı da, çekerdim elimi kalemden ve cümle mühendisliğine nokta koyardım.
sonra belki cümlelerimi durdurmaya gücü yetmeyen noktalar tarafından cehenneme kaçırılırdım,
noktaları suçlamamalı.
gökyüzünüzü zincirlemek isterdim ütopyama,
ve dokunmak istemezdim,
kaçırdığınız bakışların saklandığı “sakat umut”larınıza.
ne güzel susardık karşılıklı, söylemek istediğimiz şeyleri saklayıp,
egolarımızı sırtımıza alıp,
herşeyi yanlış anlardık kusursuzca,
sonra rollerimizi ezberlerdik,
ki, onları da biz yazmadık.
belki bi ara hatırlayabildiğimiz yalanların, hitap yeteneğini kutlardık,
kandırılışımızın doğum günlerinde,
şampanyalarımızı göz yaşlarımızla doldururken, kaçamak bakışlar atardık,
sarhoş olmak bile çekici gelmediğinde,
belki “bu işte başka bi iş vardır!” umuduyla dönerdik evlerimizin bizi hiç bir yere götürmeyeceğine yemin etmiş yollarının üstünden,
belkide hiçbişey yokmuşçasına salınırdık sarhoşluğumuzun en ölümcül gülüşlerinden,
geriye neden dönmediğimizi hatırlardık, “sırf çok fazla ileri gittiğimizden,”
yüzümüzdeki şehirlere yağmurlar yağana kadar bakardık,
cehennemin balkonlarında sigaralarımızı yaktıktan sonra.
birbirimize.
içimizde sıkışmak olmazdı rahatsızlığımız,
artık evimizde bile kendimizi göremezdik, aynaların dilini kopardığımız.
aynılığı seçtiğimizden mi ölüme karşı bu saygımız?
ayrılığı seçemediğimizden mi, her boktan şeye,
alıştığımız.
yarı tanrı doğup,
köle gibi ölmekle,
bu denli meşgul olmasaydık.

sıyrılışım

4 Ocak 2019

Sıyrılışımı izle!
bu karanlıktan sıyrılışımı izle tanrım, ve bunu yaparken yüz ifademdeki hissizliği hisset,
bu saçmalıktan sıyrılışımı izle, herkesin kusursuz hissettiği yerde kusurlarıma gülümse, hatta bana son kez bir iyilik yap, onları benimse.
Sonra gel ve sıyrılışımı izle Tanrım!
Basitlikten, basit insanlarından, basit hırslardan, gösterişten sıyrılışımı, gömleğimin en üst düğmesini iliklediğimde,
gururumun önünde.
Aynalar dilini yutacak, gerçekler soyunacak çirkin çekicilikleriyle ve
sıyrılışımı izleyecek,
Gökyüzü kaybolacak bir kadının gözlerinin içinde.
Ütopyalar sığdırıcam göz altlarındaki bavullara,
Omuzlarından atlarken kalbindeki soyut ve ıssız cennete,
Rüyalarıma emirler vereceğim saçlarına dolanması için,
ve şeytanıma rüşvet vereceğim bir ömür boyu susması için.
Hissediyorum,
herkes gelicek ve sıyrılışımı izleyecek, belki giderken bulutlar tarafından hırpalanacağım, umarım gittiğimde fotoğraflardan bile kırpılırım
vazgeçmeyeceğim, geri çekilmeyeceğim,
yıldızlar beni görmek için birbirini çekiştirirken,
gezegenlerin üstünden atlayacağım,
ve sıyrılacağım, aranızdan.
çok
sıkıldım, hissizlikten.
ve sizden.
ameliyat masasından kalkacağım,
o çok sevdiğim yanlışlarımı bile ardımda bırakacağım,
o çok sevdiğim yalnızlığımı bile,
arkamdan kötü adamdı diyecekler, oturacakları yerler olmadığında,
bıçaklar arayacaklar o gün, saplamak için sırtıma,
gülümseyeceğim, ve mükemmel bir şekilde sahte olacak bu gülümseyiş,
sahtelik demişken,
Tanrım, bu işi en iyi sen bilirsin,
Artık bana cevap yazmazsanda, sen bilirsin.
sohbetlerimiz çok yorucuydu zaten,
umrumda değildin, hiçbişey umrumda değildi. ama bunu sadece sen kendine itiraf edebilirsin.
ve sıyrılışımı izlemek için en ön saflarda oturabilirsin.
çünkü önce,
o kadının sigarasının dumanlarına enjekte edeceğim benliğimi.
bir rüzgar gibi geçeceğim, fırtınaların içinden,
gözlerini kaçırdığı yere taşınacağım,
hep savaştığım bu işlevsiz kalbe barışmak için beyaz bayraklar yollayacağım,
bana yardım etmelisin.
aralarında şeytanımın da bulunduğu,
bir masaya oturacağım, ışıksız bir odada, gece yarısının en sevdiğim sarhoşluğunda. gözümü dahi açamadığımda,
hayatı hiç ciddiye almadığıma şaşırmayı bırakacaksın,
tüm kartlarımı açık oynayacağım, hatta kartlarımı masada bırakacağım,
artık açıkcası, olmayacağım.
ve giderken maskelerinize basacağım.
çünkü sahip olmaya öyle çok çalıştılar ki, bana dair ne varsa.
almayı öyle çok hayal ettiler ki, benliğimi,
insanlar
hayatım
boyunca.
herkesten büyük bir “hiç” yaratmak, benim sanatım,
ama büyük bir hiçliği, “herşey” yapmakta mı ısrarlıyım?
umrumda değil,
yanıma içkimi alacağım,
çünkü delirirdin,
gördüklerimi görseydin ve hala kendime sadık oluşuma,
yer edinirdin, tımarhanenin süit odalarında,
ve sen o odaya yerleşirken,
Tanrının bile dokunamadığı bi noktada olacağım.

Pişman edeceğim karanlığı, bunca yıl peşimden koştuğuna,
Düşman edeceğim kendime tüm insanlığı,
ve giderken sigaramı fırlatacağım suratlarına,
sadece sıyrılışımı izleyecekler,
yer yüzünden,
yüzlerinden,
düştüğüm ve hiç ait olmadığım bu yerden.
hiç ait olamadığım bu yerden,
sıyrılacağım.

ve sonra,
hiç gitmediğim bi sokağında başında yalnızlığımı ölü bulacaksınız, gömün onu gökyüzünde gök kuşaklarının en renksiz tonunun içine,
kadiköyün ara sokaklarında silüetimden sarhoşluklarımı bulacaksınız.
gülümseyerek, size ütopyasının kapısını gösterirse, sakın ona dokunmayın.
ordan uzaklaşın.
ardından parmak izlerimin olduğu yıldızlara gidecek gözleriniz, orada sakladıklarım düşerse üzerinize, kirletmeyin. bırakın kalsın öyle. zaten hiç anlamadınız.
anlamayacaktınız da.
sonra gözlerinize, gökyüzünde güneşin bile gözlerini kapatan gölgem çarpacak. ıslıklar çalacak ıssızlığım kalplerinize
o ıssızlığımın içinde sevdiğim şarkıları söyleyen bir parıltı bulacaksınız.
o parıltı,
benim hayata tutunduğum parıltım olacak,
ve güneşin gözleri kapandığında,
içinizde ağrılar oluşturan bir karanlık olacak.

o karanlık,
benim sıyrılışım.

sahtelikten,boşluktan,insanlardan-

Portishead – Roads

 

Araf

31 Aralık 2018

“dibe mi vurmak istersin, gökyüzüne mi dokunmak?”

Ben dibe vurmayı severim, çünkü dibe vurana kadar herşeyi göremem. Dibe vurmak, hissel olarak, duygusal olarak parçalanmak, aslında neyin seni acıttığını öğretir.
veya neyin seni acıtmak istediğini.
Dibe vurmak, evinde hiç açmadığın penceredir. hiç sulamadığın çiçeğini görürsün. O çiçek hep oradadır ve sulanmaya ihtiyacı yoktur.
hep orada olan bir çiçek.
Dipte sessizlik ve yalnızlık vardır. Soyutlanırsın, geçmişini ve geleceğini görürsün dipte.
Dip güzeldir. Dibe vurduğun zaman tanrı sana gözlerini kapatır, dibe vurduğun zaman, sen sensindir. Dibe vurduğun zaman, gözlerinin önündeki gökkuşakları renk giysilerini çıkarırlar, dünyayı farklı görürsün. görmek istediğin gibi değil,
çünkü gözlerine dipteyken emir veremezsin.
güzellikler kaybolur.
ve dipte kimse yoktur.
hiç
kimse.
gerçekler, ve yalnızlık.
ama yalnızlıkta bir gerçek,
gerçeklerin ittiği yalnızlık da öyle.

dip, mükemmel bir fırsat ve bir gün yolun oraya düşerse,
benim hep yaptığım gibi,
bir sigara yak,
ve yorgunluklarını yorganın yapıp, uyu.
kabus görmeyeceksin, bana güven.
uyandığında
çok
farklı
bir
insan
olacaksın.

peki ya gökyüzüne dokunmak?
ne çok gri bulut var değil mi?
herşey neden bu kadar insani?
herşey neden bu kadar yapay?
herşeyin böyle basit olabileceğini hayal etmezdin değil mi?
Hayaller seni gökyüzüne ulaştırmak isteyen yalancılarmış değil mi?
ve gökyüzü, sana hep yabancıymış.
Ama evet, yukarıdan baktığında, herşey basit, senin yüklediğin anlamlar var sadece.
ve gökyüzündeyken, anlam yüklediğin herşeyin değersizleştiğini görürsün. Hissizlik ruhunda metropoller kuruyordur.
Sahteliği hissedersin,
Sahteliği istemediğini fark edersin.
Ama önce sahteliği fark edersin.
Değersizleştirirsin, gördüğün, tanıdığın ve dokunduğun herşeyi. Olmak istediğin yer gökyüzü değilmiş, hayatın boyunca zannettiğin gibi.
bırak özgürleşsinler.
artık bırak şu huzuru yakalamayı, artık bırak mutluluğun peşini,
artık bırak hayal kurmayı,
artık bırak.
çünkü, tanrının daima, seni alt edecek planları var.

ben arafta kaybolmak istiyorum,
bağlantılarım kopuk,
gökyüzünden de, dipten de.
Çünkü oralarda öyle çok bulundum ki.
dibe düşenlerin ve gökyüzüne koşanların arasındayım.
istediklerinizi istemiyorum.
giyindiklerinizi giyinmiyorum,
sevdiklerinizi sevmiyorum,
değer yargılarınızı, sevme şeklinizi bile,
düşme korkum yada yükselme isteğim yok.
araftayım.

 

bakışlarını yakalıyorum bir gece yarısı,
soluk bir ışığın altında,
onlara yanlış yerde olduğunu anlatamıyorum,
çok sarhoş, bardağını boşaltıyorum.
artık kadrajı bulanık.
kendinde değil.
dudaklarını, yanlış adamların, kirli yataklarından
kazıyorum. bunu düşünürken bile irkiliyorum.
sanırım ucuzlaşmasından, rahatsızım.
sanırım , hala çok acı,  hayal kırıklığının tadı.
çünkü onları yalnızlık reyonun en pahalı ürünü sanırdım.
beklentilerimin boşa çıkma hastalığı, hala aynı.
saçlarını gökyüzünün en karanlık noktasında
bir buluta sarılmış,
ve birbirine dolanmış şekilde görüyorum,
binlerce insan tutuyorum bu karmaşıklığı çözmesi için,
çok zor,
ama hepsi bir örümcek ağındaymışçasına dolanıyorlar saçlarına,
hiçbirini çıkaramıyorum.
geride binlerce ceset var.
boynunu görüyorum, cehenneme ince bir köprü olmuş,
ona yapabileceğim hiç bişey yok.
tanrının ayak işlerini yapıyor.
oysa bu onun en büyük korkusuymuş.
uzaklaşmaya mecburum.
ve yalanlarınla karşılaşıyoruz,
her zaman evime gittiğim yolda, önümü kesiyor , bir sis perdesi gibi, hareketsiz.
kandırılmak en tatlı uyuşturucudur,
sende bilirsin.
yalanların yolumu kapatmış. geçemiyorum.
hiç bir zaman geçemeyeceğim oradan.
biliyorum.
ve sesin..
ince tınılı, yüreğimdeki mutlak monarşi sesin,
içimdeki kelebeklerin atmosferi sesin,
tanrıya “iyi iş çıkarmışsın” dediğim sesin,
kayıp ilanları verdiğim sesin,
ama şu an sesinin ölüm haberini görüyorum,
deliler için yayınlanan bir gazetenin reklam sayfasında.
propagandan yapılıyor.
ve korkuyorum, gözlerini bulamamaktan,
gözlerinden uzaklaşmak çok riskli,
yüreğimdeki birşey, bir his…  gözlerinle bağlantı koparsa içimdeki yaşam damarlarını kesebilir, fidye olarak gözlerini görmek isteyebilir.
önlem almalıyım,
gözlerini bulmalıyım,
sokaklara çıkıyorum, elimde fener,
dudaklarımda telaştan yakamadığım bir sigara,
sarhoşum yürüyemiyorum,
rüzgar saçlarıma asılıyor, her bir adımım intahar etme kararı almak gibi.
her bir adımım, gözlerine yeniden yenilmek için,
ama caddeler ıslak, hatta caddelerde gri bulutlar var,
gökyüzünde işleri bitmiş.
buradan bir okyanus geçmiş, şimdi bulutların neden geldiğini anlıyorum. buradan ölüm geçmiş.
gözlerini, göz yaşların boğmuş.
suni tenefüsler yapıyorum, şok cihazları bağlıyorum,
ağlıyorum, kurtaramıyorum
göz yaşların acımasızmış, görgü tanıkları böyle anlatıyor.
bana üzülme diyorlar.
aptallar.
hakkımızda hiçbirşey bilmiyorlar.
ellerin kaldı artık aramak isteyeceğim,
ama korkuyorum, parmaklarının koptuğundan,
yada sıcaklığının son bulduğundan,
yada parmak uçlarının, demir parmaklık olduğundan.
“kendine”
yere düşüyorum, umut çekip gidiyor ruhumdan,
“yeter artık” diye söylenerek.
sanırım asla parçalarını birleştiremeyeceğim,
seni sen yapan parçaların kayıplar ya da ölmüşler.
onları birleştirip, seni geri getiremeyeceğim.
hüzün tecavüz ediyor bütün hücrelerime,
zorla giriyor aklımın odalarına.
ölüm bile kurtaramaz artık hissizliğimi.
Sonra aklıma seni gördüğüm o gün geliyor,
o gün, benim için tanrının doğum günüydü.
o gün herşeye inanmaya başlamıştım.
başımı gökyüzüne kaldırıyorum,
orada hayallerimiz var,
mecburum,
tanrıya doğum günü hediyesi olarak, hayallerimizi veriyorum.
artık
sen
sadece
ona aitsin.

İlham Perileri

30 Eylül 2018

İlham perilerim sarhoş ve “o kız buraya gelicek” diyorlar,
onları yüreğimin rahatsız yataklarına yatırdım,
yalanlarla kirlenmiş yataklarda, kabus dolu bir uyku çekecekler,
onlara acıyorum,
yalan cennetindeler, önceki sahipleri başka bişey bırakmadı orada.
kapıyı kapattım, yarın çıkmak için can atacaklar,
ve tanrıdan fidye isteyeceğim onlar için,
yoksa yazmayı bırakmak zorunda kalabilirim.
ama artık tanrıdan ne isteyebilirim ki?
tanrı ilgimi çeken ne verebilir ki?
İlham perilerim olmadan ne kadar ileriye gidebilirim ki?
belki doğru,
kötü biriyim
ama iyiliğe her meğilimde tek gördüğüm yaralarımın biraz daha derinliği.
belki,
bunlar için çok geç,
artık düşünmeyeceğim,
düşlerimi yerin bin kat altına düşüreceğim.
orada seninle görüşeceğim, bir kaç dakikalığına,
ve sen,
hemen topla saçlarını kadın,
çünkü boynunda riske gireceğim.
geçmişinin üstüne benzin döküp,
dudaklarında viski içeceğim.
omuzlarından göğüs kafesine uzanan yolda uzun yolculuklara çıkıp,
utangaçlığına değineceğim
onu cehenneme emanet edeceğim.
bu gece saçların, parmak uçlarımla evlenecek,
göz bebeklerin omuzlarımda seyredecek
ruhuna açılan kapıların bu gecelik kristal kilidiyim,
düşmek için can attığım çukurlar olacak bel gamzelerin,
bulanıklaşsa bile etraf, sadece seni seçeceğim
ve
senin için, bir yudum daha içeceğim…
tenin için, biraz kötülük biraz daha şehvet içereceğim.
biz tanrının yegane sanatıyız,
bunu onun için yapmalıyız.
galaksilerimizi çarpıştırmalı ve yıldızları evcilleştirmeliyiz.
ruhun koptuğunda dünyadan,
gözlerini kısacaksın,
ve
o an uyumana izin vereceğim. ilham perilerim gibi. .
ve bir daha görmeyeceğim.
hiçbirinizi.

yıldızlar

13 Ağustos 2018

yutkunamıyorsun,
bir cümleye başlamamışsın, henüz hiçbişey anlatmamışsın. ama yine de yutkunamıyorsun.
hissetmiyorsun, kalbin ve duyguların birbirilerine rest çekmiş gibi.
heyecanlanmıyorsun,
gülümsemekte eskisi kadar kalıcı değil,
uçup gidiyor, sanki yüzünü yadırgıyor.
yüzüne giyindiğin maskeler de eskidi,
kendini ele veriyor, seni saklayamıyor.
şehrin parıltısı gözlerini kamaştıramıyor.
şatafat, sadece mideni bulandırıyor.
gözlerini kırpamıyorsun bile, kusursuz bir sarhoşsun yine.
sigaranı içip, gözlerini çeviriyorsun caddelere,
her sokakta bir anın var,
çoğunu yarım hatırlıyorsun,
geri kalanını zaten hatırlamak istemiyorsun,
sigarandan bir duman daha alıp,
gülümsüyosun insanların yüzündeki sahteliğin kusursuzluğuna..
sonra dokunuyorsun göz altlarındaki acı uykusuzluğuna,
duygusuzluğuna,
tanrı değinmek istemiyor dünyayla arandaki uyruksuzuğuna.
elindeki biradan bir yudum alıyorsun ve kesit olarak aklından geçiyor yaşadıkların,
nereye gitsen ardından geliyor.
iz bırakıyorsun.
insanlarla tanışmıyorsun, sanki bunu yaptığında büyük bir risk alıyorsun.
tanrıyla konuşuyorsun, tanrıyı sırdaşın belliyorsun bir zaman sonra, elinde düşmek üzere olan bira şişesini demir parmaklıklara vurarak yürürken,
küstahsın,
deli sanılıyorsun,
oysa basitliğe, ucuzluğa düşmansın,
geri kalıyorsun, zaman tünelinden düşmüş gibisin.
bir gece yarısı uyanıyorsun,
omuzlarında öyle büyük yükler var ki, kalkamıyorsun yatağının sınırlarından, hiç bir sabah,
gökyüzünden kopmuşsun.
dünyayı yutmuş bir okyanus gibisin,
içinde, kimsenin içinde olmadığına inandığın bir şeyler var,
onu kaybetme korkusunu hissetmemek için içiyorsun,
herşeyin yok olup gittiği hissini özgürlük olarak adlandırıyorsun,
sonra çocukluğunu düşünüyorsun, o günlerde özgürmüşüm diyorsun.
çünkü artık sadece sen öldüğünü biliyorsun,
bir zamanlar bir kurtarıcın varmış,
ve o intaharı seçmiş.
gitmiş,
Tanrı senin için sadece gökyüzünü icat etmiş.
ve yıldızlardan zihnine uzanan köprüler dikmiş.
iyilik meleklerin,
kötü biri olduğunu  idrak etmiş.  kenara çekilmiş.
artık iyiliği sadece sen yaratabilirsin,
bir türlü sonu gelmiyor caddelerin,
bira şişesi düşüyor elinden,
başın hiç olmadığı kadar dönüyor. bulanık görüyorsun.
dudaklarında bir parça,
“Lay me down, the lie will unfurl
lay me down to crawl. 

düşüyor omuzların,
gülüyor korkuların, tanrının ayak işlerini yapmıyorsun artık,
sonra bir kadın görüyorsun, merdivenlerden inmeye başladığında,
başını kaldırıyor, saçlarını savuruyor,
ve sen sadece o kadına cehenneme kadar eşlik etmek istiyorsun.
kaderini, şeytanınkiyle bile değişmek istiyorsun.
sarhoşsun,
ve hala içmek istiyorsun.
uyanmamak için,
geriye dönmemek için,
konuşmuyorsun hiç, hiç kimse anlamayacağı için,
eminsin,
senden geriye kimsenin kalmayacağını bildiğin gibi
yeniksin, savaşacak bişey bulamadığın için.
ve en iyisi,
yalnızsın,
ruhundaki dikişler sımsıkı.
oturuyorsun hep aynı manzarada, aynı çimenlerin üzerine.
bu sefer tanrıya kaldırıyorsun,
sanki saçlarını okşuyor tanrı,
sanki seni anlıyor, kollarını açmış,
yıldızların arasından.
küstahlığını bile kenara bırakmış.
bu gece aklının odalarından birini aleve verdiğini bilmiyor,
kalbinin bütün bağlantılarını yaktığını bilmiyor,
Dünyasını kaale almadığını bilmiyor,
uzaklara dalıyorsun,
başın dönüyor ve bir anda gökyüzüne bakıyorsun.
yıldızlar,
şaşırıyorsun,    çok fazlalar,
sana bakıyorlar, seni inceliyorlar.
gözlerini kısıyorsun,
yıldızlar
hayal kurmana ve rüya görmene yardım edecek.
onlara güveniyorsun.
yıldızlar,
seni kurtaracak bu kaostan,
ve yıldızlar..
ruhunu onlara adıyorsun.

yıldızlar..

çünkü sadece onlara güveniyorsun.

 

 

 

 

Kadınların Tanrısı

6 Ağustos 2018

Gözlerinin içine bakmaman gerek,
çok tehlikeliler,
saçlarına dokunuşu, gülüşüne sakladığı huzur, içinde yaşattığı his
onun tek kozu,
sana zarar vermek için,
çünkü sen sanal ruhlar coğrafyasındasın… unutma,
kanıksanamazsın.
gözlerinin kenarı,
boynundaki ince çıkıntı,
sigara tutan ince parmakları,
onun kostümünde en sevdiğin ayrıntılar olmamalı artık,
başını yana doğru çevir ve bakma o kadına,
hiç bir zaman girmeyecek kanatlarına.
hiç bir zaman gelmeyecek seni anlamaya,
dudaklarında bir cehennem saklıyor,
parmak uçlarını uzak tut,
o’nsuz hayaller kur.
çünkü bulacağın tek şey, daha çok uçurum,
çünkü o’ndan ben bile korkuyorum.
omzuna başını koymamalı,
çekingen bakışlar atmamalı,
bir sigarayı dönmemelisin onunla,
aynı rüyayı göremez ve aynı hayale inanamazsınız.
tanrını huzuruna el ele çıksanız bile, kainatı inandıramazsınız.
kalplerinizi kandıramazsınız.
sarılma ona kadınınmış gibi.
anlatma geçmişini, anlatma kendini ona yakınmış gibi.
yalnızlığını çekip vuramaz bu kadın,
yalnızlığınla savaşamaz,
yalnızlığını tanıdığı anda saklanacak göz altlarına.
bazı kadınlar yalnızlığı senden daha çok sever, bunu unutamazdın değil mi?
yo hayır, sen sana yapılanları unutamazsın,
ne olursa olsun, hissetmeden dokunamazdın.
bazı kadınlar, sadece almak için gelir.  bilirsin. masum olduklarına inandırmışlar kendilerini değil mi? hadi bana katıl, bu konuyu konuşalım.
neden sarhoşsun, içmeyi bırak.
inan şu an , zamana hızlı geçmesi için rüşvet teklif edebilirim,
tanrıya seni ispiyonlayabilirim,
senin için tanrıyla masaya oturabilirim, el bile sıkışabilirim,
hayır, gözleri tabi ki gökyüzünü anımsatmıyor,
dünyanın güzelleştiğini düşünmeyi kes,
kokusunu bir yerden tanımadığın da kesin,
çocukluğunu hatırlatmıyor gülümsediğinde ki gamzeleri,
gitsin,
ya da
o’ da ,
odanın duvarlarına sinsin.
ruhunda bir travmaya yol açmaya gerek yok,
o kadının hiçbir özelliği yok,
anlam yükleme,
anlam yükleme dürtünü cehenneme kitle, acilen!
gördüğün kadın gerçek bile değil, soyut bir hayal muhtemelen.
senin için bir hediye olabilir, cehennemden.
onunla sevişmek senin sonun,
onun vücuduğunu keşfettiğinde göreceğin tek şey çöller,
ıssızlığında yok oluyorsun,
tanrının seninle oyun oynadığını görmüyor musun?
sen bir kadın için, fazlasıyla hissizsin.
ve bir kadın için sevgiye değer değilsin ki ,
sen onlar için girilmeyecek bir risksin. bunu nasıl unutuyorsun?
duvarlarından sarkamaz hiçbiri, seni sadece ben anlayabilirim.
ve karanlığından saklanamaz onlar.
neden sırıtıyorsun ?
neden sırtını yaslıyorsun?
senden uzakta oturuyordu..
neden kalkıp yanına geldi?
uzaklaşın birbirinizden.
onu öpme!
.
lanet olsun

diye yalvarıyordu,
içimdeki şeytan, 

aşık olmamam için uğraşırken,
kadınların tanrısına. 
 

Tanrım,
muhtemelen doğru zaman değil,
ve bende yanlış kişi olduğumdan eminim,
seninle denk gelemeyiz,
mektuplarımdan kağıt uçaklar yaptığını itiraf etmelisin.
gökyüzünde çok çekici bir kaos var!
bence sende biraz intahar meğillisin.

Tanrım,
aklımda parıltılar ve gök kuşakları var,
ruhumda kılıçlar ve beyaz güller,
kalbim, tımarhaneler ve mezarlıklardan üretilmiş
omuzlarım ince köprülerden yapılmış.
dudaklarım okyanusun bir parçası.
gözlerimin üretiminde ilkel şiirler, işçi olarak çalışmış.
değer yargılarımsa yıldızlar,
artık
tarifimi
biliyorum.

Tanrım,
Hayal gücümü genişlet, 
çünkü onu artık göremiyorum.
Göz yaşlarımı alkole batır, 
onunla sarhoş olmak istiyorum. 
çünkü o gözyaşlarıma saklanıyor. 
Tanrım,
yeni bir alfabe istiyorum
çünkü bu kelimelerle o’nu anlatamıyorum. 
Tanrım, zamanda bir boşluk yarat ve bana bir bilet kes! 
hiç olmamışçasına,
hiç doğmamışçasına kaybolmak istiyorum. 
o’nsuz. 
renksiz ve rüyasız. 

Tanrım,
Herşeyi biliyor ve hiçbişeye saygı duyamıyorum,
Herkesi tanıyor ama hiç kimseyi sevemiyorum,
Sürekli konuşuyorum ama sadece duvarlarla anlaşabiliyorum,
Her yere gitmek istiyorum ama
hiçbir zaman kurtulamayacağım aitsizlikten.
ve ben senin ekürin değilim.
gülümsediğim şey senin insani değerlerin.
Rol yapışına aşığım.

Tanrım,
Kalbimin küçük odalarında resim çizen bir kız çocuğu, 
Tımarhene yaratabilir mi? 
İnsan aslında en sevdiği şeyi kaybettiğinde, bunu anlayabilir mi? 
sıfır çizgisinden o kadar uzaktayız ki,
geri dönmeyi bırak, ikimizden biri ardına bakabilir mi?
herşeyin böylesine boş olabileceği
seninde aklına gelir miydi?

Tanrım,
ne tuhaf,
sadece sen varsın,
ve tüm gücümle gökyüzüne fırlattığım mektuplarım.

 

Hiç

27 Haziran 2018

hiç olmadığım kadar yazma isteğiyle doluyum,
ama hiç olmadığı kadar isteksizim okumak için,
ve bu aralar hiç olmadığım kadar tatsızım,
gökyüzü hiç olmadığı kadar yapay!
cümlelerim hiç olmadığı kadar devrik,
dünya hiç olmadığı kadar umrumda değil,
kalbim hiç olmadığı kadar derinlerde
dudaklarımın hiç olmadığı kadar yalana ihtiyacı var,
sigaralar hiç olmadığı kadar sahtekar,
ilaçlar hiç olmadığı kadar sanatkâr aklımın içinde!
konuşmak hiç olmadığı kadar anlamsız,
herşey hiç olmadığı kadar aynı,
sıradanlık hiç olmadığı kadar kollarımdan geçiyor,
karanlık hiç olmadığı kadar gözaltlarımı istiyor.
ve “o” hiç olmadığı kadar uzak,
hiç olmadığına inanılacak kadar..

hiç olmadığım kadar piç gibiyim,
bu yüzden yarın hiç olmayacakmış gibi içmeliyim,
müzik hiç olmadığı kadar sevgilim,
sevdiğim hiç olmadığı kadar sevgisiz.
sevgi hiç olmadığı kadar tehditkâr ve boş.
boşluk hiç olmadığı kadar büyük, gökyüzünü ele geçirmiş!
bulutlar tutuklanmış,
hayaller müebbet yemiş!
sessizlik hiç olmadığı gibi silah doğrultuyor kulaklarıma,
evim hiç olmadığı kadar sırlarımdan bıkmış
yalnızlık hiç olmadığı kadar hafif bir yük omuzlarımda.
herşeyin sonu bir masala çıkıyor,
ve herşeyin başlangıcı bir şiir oluyor.
Bir masala inanmak, hiç olmadığı kadar tatlı.
bir şiire dokunmak, hiç olmadığı kadar intahar
bir yalana inanmak, hiç olmadığı kadar zorundalık!
yaşamak için.

hiç olmadığım kadar insansızım,
ve bundan hiç olmadığı kadar hoşnutum,
dört yanı fırtınayla çevrili bir uçurumum,
çemberim hiç olmadığı kadar dar,
ve duvarlarım hiç olmadığı kadar uzun,
hiç olmadığım kadar kendime sadığım
kıyıdan hiç bu kadar uzaklaşmamıştım,
ve hiç olmadığım kadar tanrının yakınındayım,
en yakınım, hiç olmadığı kadar en uzağımda.
uzaklara gitmek için hiç olmadığım kadar yorgunum,
hiç olmadığım kadar yorgunum,
kendimi paylaşmak için.
bu yüzden
hiç olmadığım kadar suskunum,
artık hiç olmadığım kadar zor sarhoş oluyorum,
insanları hiçleştirip,
içindeki herkesliği görene kadar iki yudum alıyorum.

tüm bu kaosun içinde,
küçük bir hiç olmadığımı biliyorum
ve sadece babamla bir anı istiyorum, hiç olmadığı için.
hiç olmadığım gibi farklı hissediyorum
çünkü her şey hiç olmadığı kadar
“hiç”

 

Bir Damla

23 Mayıs 2018

yüz üstü uzanmıştım,
tek kolumla sarıldığım yastığın kokusunu içime çekiyor ve gözlerimi kısarak odaya bakıyordum,
baktığım objelerin bulanıklığı,
aklımda raks eden müziğin o boğuk sesi,
sadece tınılar var
sadece yankılar,
kendi gökyüzümde, bir bulutun üzerinde seyrediyordum sanki,
hatta mutluluğun aklını çeliyordum,
sarhoşluğun hakkını veriyordu odaklanma yetimin vurdumduymazlığı,
ve onun saçları, kollarımın üstüne doğru bir şehir kurmuştu,
başını sırtıma koymuştu ve ben huzurun evi olmuştum o an..
haykırışlar duyuyordum, kalbinin atışlarından
ten kokusu tarafından, hayattan alıkonulmuştum!
içimdeki ıssızlığı sarhoş ediyordu kirpiklerinin dokunuşu,
parmak uçlarıyla çıkıyordu, tenimdeki en narin yokuşu,
kanat çırpıyordu ruhumun topraklarında,
omuzlarımda.
sanki o gece,
cennetin patentini almıştık.
ütopyalarımızın tanrılarıydık.      sadece kendimizi yaratmıştık.
önce birbirimizi soymuş,   sonra soyutlanmıştık olduğumuz kişilerden,
olmak istediğimiz yerlerden,
doğduğumuz kimliklerden,
ne ismimiz vardı,
ne geçmişimiz.
sadece o an.
bana dair ne varsa, ona koşmak istiyordu,
ona dair ne varsa, evime yerleşmek istiyordu,
zamana durması için kaçamak bakışlar atıyor,
hatta kilitlemek istiyordum bizi durduramayacağı bir yere,
boşluğa düşmeliydik,
zamanın bizi bulamayacağı bir zaman tünelinde!
çünkü, ilk defa nefes alıyorduk hayali bir türbülansta ,
bu frekansa dayanamazdı yalnızlığım, çekip gitmişti üzülerek reveransıyla.
çünkü yorgunduk, bir okyanusu taşımış gibi,
yorgunduk, gökyüzünü iple çekmiş gibi,
yorgundu dudaklarımız,
yorgunduk insanlardan, hayattan..
ne aldatılma korkusu,
nede güvenmenin verdiği çıplaklık hissine sahiptik,
birbirimize saklanmış ve dünyaya yasaklanmıştık.
“Nothing’s Gonna Hurt You Baby” çaldığı o kutsal an’da. 
sırtımda bir acı hissettim,
bir göz yaşı,
aslında bıçak gibiydi daha çok,
bir damla
gözyaşı,
benim aklımdan bunlar geçerken,
sırtıma başını koymuş ağlayan bir kadın vardı.
geri dönüşü olmayan bir göz yaşı akıtmıştı tenime,
o göz yaşı herşeyi açıklıyordu, sessizlikle yakıyordu evimin duvarlarını!
parçalıyordu o göz yaşı bütün benliğimi,
o göz yaşına dokunamazdım, o göz yaşını hiçbişeye inandıramazdım.
göz yaşları inatçıdır, incinir.
göz yaşlarıyla anlaşamazsın.
o göz yaşı herşeyi açıklıyordu, o göz yaşı silindiğinde,
her şey bitecekti,
hayaller bırakacaktı geriye,
binlerce hayal,
düzinelerce yarım kalmış rüya.
tüm düşüncelerim grev yapmıştı,
aklımın içinde kaos vardı, kaos ve sessizlik.
kalbim beni tehdit ediyordu.
o gün hissetme yetim intahar etti.
“o” ağlattığım son kadındı.
ve
“o” anladığım son insandı.

Uçurum

4 Mayıs 2018

Kendimi hiç inanmadığım bi’şey uğruna kandırılmış gibi hissediyorum. Suçlu hissettiğim halde birilerini suçluyorum. Tanrım! Bu uçurumu bi yerden tanıyorum!
Ruhumun salıncaklarından düşmüş gibiyim ve zinciri kimin kestiğini aynaya bakmadığım zamanlar anlayamıyorum.
Sonuçta sadece kendini öldürmüş birini katil diye yargılaman,
ve hala yalnızlığı insanlarla algılaman,
beni gülümsetmek üzere.
Eğer sarhoş olmasaydım şu gülümsemeyi çoktan çıkarıp fırlatacaktı yüzüm, onun sağduyulu olmasına ihtiyacım var çünkü tanrı muhabbetime konuk olmuyor.
ve soru sormuyor.
Bu yüzden bi çok şeyin de sonu olmuyor. herşey o kadar sahte ki ilaçların verdiği sanallık hissi inan sorun olmuyor.
Sonu olmayan şeylere güveniyorum sadece,
bu yüzden sonsuz sevgiye sahibim evrene.
onsuz bir cennete “hayır” diyebilirim,
zaten yeterince yaşadım bu cehennemde ruhsuz bir şekilde.
İntahar dürtümden yüksek gökdelenler yapıp atlamak istiyorum yüreğimin bodrum katındaki sahte duygu tüccarlarının odalarına, yüzümdeki maskeleri değiştirirken yakalandığım gölgeler, pandomim gösterileriyle sübliminal mesajlar veriyor, kurtulmak istediğini anlatıyor aklımın içinden, gözlerimden düşürdüğüm insanlar omuzlarıma tutunuyor, içimden attığım ayrılamıyor dibimden, içimdeki şeytan dışıma gülüyor. Çünkü taşıdığım en büyük yük aştığım dağlar koleksiyonum ve tek sorunum rüyalarımın iş birliğine yanaşmaması.
iyi ve kötü arasındaki çizgiden sarhoş olduğum için yürüyemiyorum. hala biraz anlayış hak ettiğimi anlatamıyorum. Çoktan bitirdiğim bir yarışın sona ermesini bekliyorum yoksa bu kırmızı kurdaleleri ben mi kesmeliyim?
Sarhoş bir rüzgarım, fırtınalara katılamam, özgürlüğe esmeliyim.
Rotasını kırıp atmış bir gemiyim, limanlar ilgimi çekmiyor.
Yeterince güçlüyüm çünkü kimse ne bildiğimi bilmiyor.
Tanrının en sevdiği piyonuyum,
Çünkü şahlarla dalga geçiyorum,
Şah damarımdan bir yol açıyorum, kalbimin arka kapılarını tamir etmek için,
kimse önümü kesmiyor,
yeterince sıradansın geçmişimi tahmin etmek için. Sadece sessizliği seviyorum çünkü o hiç sözümü kesmiyor.
uzaklaşabildiğim tek yer gözlerim kapandığında gördüğüm o karanlık, bazen onu görmeye de kadrajım  yetmiyor,
hayal gücümden bir güç istiyorum göz kapaklarımı kaldırması için,
hayat bir şans daha istiyor tanrım beni kandırması için, neden böylesine umarsız!
neden böylesine tutarsız!
yükseklik korkum olduğunu öne sürüp gökyüzüne bir daha gelemeyeceğimi söylüyorum.
Sanki gökyüzüm ağlıyor, yağmursuz.
hatta ve hatta bulutsuz,
Salgın bir hastalıktan kurtulmuş tek insan gibiyim,
Hiç kimse izlemiyormuşçasına yaşıyorum.

iyi geceler karanlık

Yalın

15 Nisan 2018

 

Beni, benden yalın bir şekilde kimse dinlemedi. Çünkü kendimi hiçbir zaman yalın bir şekilde anlatabileceğimi düşünmedim. Konuşmaya başlasaydım binlerce cümle kurmam gerekliydi. Yoksa hep yarım kalacaktım. Bunun için hep yorgun hissediyorum. En çok anlatmaya geldiği zaman sıra, yorgunluktan ölüyorum. Yarım kalan şeyler bir gün tamamlanmak için geldiğinde onları durduramam, bunu biliyorum. Bu sebepten kendimi hep bir cümleye, fazlaca soyut anlamlar yükleyerek anlatmayı seçtim. Sihirli dokunuşlar gibi olmalıydı, bir cümlenin üstünde sayfalarca ağır anlamlar yoksa değeri olmuyordu benim için, boş bir cümleydi. güçsüz bir cümle benim hayatımın sınırlarından geçemezdi. güçsüz ve sırtında anlam taşımayan cümleler için çok ağır rüzgarlara sahiptim. Okunduğunda tanımlanamayacak ama hissedilecek yazılar. Bu lisan benim gözlerimin lisanıydı, bu lisan benim ruhumun lisanıydı.

Bu yüzden yalınlığı bi kenara bıraktım. Yüzeyselliğe, içimin kapılarını kapattım.

Bir gün, bir gece… gözlerimin aynı şeyleri göstermekten sıkıldığı bir anda, farklı bir şey gördüm. Tanımlanamayacak bir şey. işte gördüğüm o şey bu yüzden beni temsil ediyordu. Bir hayalin yansımasında,bulanık. kirli bir su birikintisinde. saklanan şeyi gördüm. benden mi saklanıyordu yoksa kurtulmaya mı çalışıyordu, hala bunu merak ediyorum. Tek bildiğim, onu gördüğüm, hissettiğim ama dokunamadığımdı. Şimdi ona dokunmak benim elimde. onu kurtarabilmekte öyle. Ama kurtarılmayı istiyor mu?  Onu kurtarmamı istiyor mu?
Çünkü ben asla kurtulamayacak olan kusursuz bir kurtarıcıydım.

Uzun zamandır gözlerime güvenmiyordum. Çünkü gözlerim beni bir çok kez aldatmıştı. Bu yüzden gördüklerimin her zaman bir kaç filtreden geçmesi gerekmekteydi. İnsanın gözlerine güvenmemesini hayal edebilir misin? Gözler, yanılsama olabilir. Kötü bir insanı, sana iyi gösterebilir. Kötü bir manzarayı, sana farklı sunabilir. Gözler bazen hataları görmez, yapılan yanlışları görmez. İnsan ilk, gözlerine güvenmeli! Daha önemlisi ilk gözlerini test etmeli!
Artık gözlerime güveniyorum. Artık gözlerim doğruyu söylüyor. Artık gözlerimle barışıyorum. Ama ondan yıllar önce aldığım gözyaşlarını geri vermiyorum, şımarmasını istemiyorum.

Eskiden bir zaman dilimi vardı.
Hayatımı ikiye böldüğüm. İyi ve kötünün ayrımıyla yaşadığım. Çünkü sadece bu şekilde barış içindeydi benliğim. Çünkü ben iyinin ve kötünün ortadan ikiye ayırdığı, içinde bunu hisseden ve bununla yaşamak zorunda olan bir varlıktım. Hayatımda ikiye bölünmüştü ve birinin zamanı sabah, diğerinin karanlık çöktüğündeydi. Mesai değişimi yapıyorlardı. Gözlerim iki farklı vardiyada değişiyordu.

Bu kaosun tam ortasında derin, tek başınalık aşığı, ayrıntıyı gören bir yanım vardı. Güvensiz ve inanç duygusunu kendinden başka herşeye yitirmiş olan bu yanım İyi ve kötünün tam ortasında durup, ikisini de tam olarak sevemiyordu. Sevmeye çalışmıyordu. Dinlemeye çalışmıyordu. gözlemliyor ve yönetiyordu. ve bu yanım en güçlüsüydü, herşeyin odak noktasıydı. Herşeyi ve herkesi etkileyebilen,  bütün olayları ve hayatımı değiştirebilen yanımdı.

Sonra bir gün..

Tanrının hayatınla dalga geçebileceğini biliyor muydun? Ben söyleyeyim istersen. Evet. Buna “işte hayat böyle..” diyebilirsin. Bazen tanrı hayatına iner, yanına oturur ve bişeyleri değiştirir, aklında, kalbinde ve hayatında. Oturma odanda bir sigara içer ve sigara dumanları odanı terk etmeden hayatının akışı değişmiştir. Bunu canı sıkıldığı için yapar. bir süre buna inandım ve kendimi teslim ettim.
ve bu aşamadan sonra sistemimde büyük bir sorun oluştu, belki tanrı yüzünden. İyi ve kötü harmanlandılar.  Arasındaki büyük çizgiyi, arasındaki büyük gökyüzünü, arasındaki büyük okyanusu aştılar. Birbirine dokundu iyi ve kötü yanım. Bu olmasından korktuğum bir şeydi. Buna dayanabileceğimi sanmıyordum. İyi ve kötü tarafım birbirine geçtiğinde, güvenilmezliğim ve güvensizliğim hat safhaya ulaşacaktı. Sınırlarım olmayacak, kararsızlığım, isteksizliğim ve yaptığım hiçbişeyden zevk alamayacak duruma düşebilecektim. Belki anlık olarak yaşayacak, hissizleşicektim. Bu gerçekleşti. Derin bir kuyuya atılmış gibiydim ve düşerken sadece duvarlardaki taşlara bakıyor, parmak uçlarımla dokunuyor ve buna sadece gülümsüyordum çünkü ilk defa kendimi bile umursamıyordum.

ama yere bir türlü düşemiyordum.

Yere düşseydim eğer o sarsıntı beni kendime getirebilecekti. Uyanmamı sağlayacaktı.

Ama ben, sadece düşüyordum.

Derinsen eğer, karmaşıklığa gebesindir. Derinliğin ne kadar büyükse o kadar çok şeyi kontrol altında tutmak zorundasın. Beynini,kalbini ve tutkularını, tutuklamalısın. Dize getirmelisin.
Bu kontrolden çıktığında, akıntının emrindesindir akıntının peşinden gidersin…
Fırtınanın fikrini sormadığı yerlere götürdüğü bir rüzgarsındır ya da sanki bir örümcek ağındasındır ve her hareketinde biraz daha savunmasızlaşırsın. Her hareketinde örümceğin ağı biraz daha bulaşır eline, koluna. Her hareketinde örümceğin ağı seni biraz daha yakalar ve sen en sonunda bunu yapmayı bırakırsın ve korkuyla örümceği beklersin. Teslim olmuşsundur. Örümceğin gelmesini ve seni yok etmesini beklersin.

Ama o örümcek sensindir.
ve
hiç gelmeyeceksindir.

Bende hiç gelmedim,
kaçtım o örümceğin ağlarından,
ormanın derinliklerinde deli gibi koşuyorum.
ayaklarım kaymıyor ve ağaçların dalları tarafından durdurulamıyorum
ormanı bitirdiğimde içimdeki gezegene düştüm,
nefes alabiliyorum ve tek başınalık canımı yakmıyor.
bütün galaksiye şiir okuyorum!
o kadar çok koştum ki artık parmak uçlarımdan bir denize atlamalıydım,
derinlik, keşfetmeme engel olamadı.
su soğuk olsa bile üşümek eskisi kadar keskin değil.
Rüyalarıma ulaştım, korkularıma ulaştım , şehirler değiştirdim,
bilinçaltlarında partiler yaptım!
ve her şey bitti,
her şey, geçmişte kalmaya ant içti.
bu sözlerine güvendim,
ve yazdım.

Lullaby

12 Şubat 2018

Çiğnediği sakızın ritmine gözlerim dalıyor, sessiz kaldığım yaklaşık 7. cümlesi ve şimdiden bir sonraki cümlesini tahmin etmeye başladım. Umarım konuşmaya devam eder çünkü çoktan öldüm ben bu masada. Çünkü insanlar konuşabildiği sürece pek bişeye dikkat edemiyor. Konuştuğu sürece gözlerimin daldığı noktada farklı şeyler düşündüğümü anlayamayacak. Konuştuğu sürece boynumdaki çok taze izi fark edemeyecek, işaret parmağımı sürekli kaldırıp indirdiğimi ve gözlerimin sürekli dalıp gittiğini. Konuştuğu sürece hiçbişeyi fark edemeyecek. ama umarım soru işaretiyle bitmez anlattıkları. Çünkü eğer bir soru işareti gelirse cevap vermek zorunda kalacağım ve  düşüncelerim, onun akıl odalarını tımarhaneye döndürebilir.

Tımarhaneyi ise mezarlığa.
Dünyayı bir ütopyaya.

Mezarlıklardan bahsetmişken, gökyüzünde bir mezarlık düşündüm. Her bulutun bir mezartaşı olduğunu ve insanların oraya gönderildiğini. Yağmurların sebebinin insanların günahlarından arınması olduğunu. Her düşen yağmur tanesinin bir günahı temsil ettiğini. Başkalarının pişmanlıkların da ıslandığımızı. başkalarının kötülüklerini aldığımızı..
Pişmanlıklar…. ama en son ne zaman pişman olduğumu hatırlamıyorum. İnsan neden yaptığı şeyden nefret eder ki, her yaptığı hata onu böylesine temsil ederken hemde?  Bütün günahlarımı seviyorum. En kötü parçamı kabulleniyorum. Kötüysem kötüyümdür. Kendimden nefret edemem. Özellikle yanlışlarım yüzünden.
Yüzümde kötü bir ifade varmış gibi bakıyor bana ve izin isteyerek birazdan geri döneceğini söylüyor. Gidişini izlerken tablolara irişiyor gözlerim, saatler ve hayvan silüetleri var. aralarında asi renk geçişleri. Ressam ne anlatmış olabilir bu anlamsız tabloda? Hiçbişey anlayamıyorum, hiçbişey aklıma gelmiyor. Belki çok önemli bi mesaj vermiş olabilir. belki şu an içinde bulunduğum hissi anlatmak istemiştir, belki farklı bi noktaya dokunmak istedi.
Belki hiçbiri değil.
Belki ressam hiç bir şey anlatmamış.
Ressam bizi kandırmış.
Tanrı da bir ressam.
ve şu an gülümsüyor.

Komik olması gereken bi’şey anlatıyor, komik olması gerektiğini gülümsemediğimi gördüğündeki yüz ifadesinden anlıyorum.
Yatağımda olmak istiyor. Onunla uyumak istemiyorum. Yalnız kalmayı yeğliyorum.  Sarhoşum ve tenimde bir ten istemiyorum. Dokunulmazlık hakkımı kullanacağım.
Acaba “o” napıyor?
Bilmiyorum,
ama yan masada bir kadın beni bi yerden tanıyormuş gibi bakıyor
başka bir masadaki yalnız bir kız var, ağlamaktan göz altları dayanamamış.
kol saatim bileğimi acıtıyor,
başka bir masada bir adam kusmak üzere,
İçeride yalnızlığın o sevdiğim kokusu var.
garson dedikodu yapıyor.
arkamdaki masanın sandalyeleri orantısız.
üstümdeki sigara kokusu, ten kokuma emir veriyor.
gözlerimi bi kaç dakikadır kırpmıyorum.
“Ederlezi” çalıyor.
Ruhuma dokunuyor, tüylerim ürperiyor sanki binlerce melek çevreme doluşuyor. Hepsi sessizliği seçiyor, gözlerinde bişey aramamı istiyor gibiler.
Ederlezi, ruhuma dokunuyor.
Ruhumu kaplıyor,

ve tenimde bi’şey bana sarılıyor. 
.
“Buraya ait değilim ve hiç bir şeye sahip değilim diye düşünmeden edemiyorum. 
o kadar uzaklaşmışım ki, istesem de geri gelemiyorum.
ve denemiyorum.”
.
” Kalkalım mı?” diyor. İşte ilk soru işareti geldi.
Ben hiçbişey sormayan kadınları seviyorum, herşeyi anlayan. Kalkmak yada kalmak istemiyorum.
Bazen sadece cehenneme sahibim, başka bir’şey sunamamak beni kötü biri yapmıyor.

Kalkmıyoruz ama birlikte de değiliz. Aramızda iki bira bardağı, iki paket sigara, zippo ve yuvarlak kahverengi bir masa olmasına rağmen. O’nun göremediği bir gezegen var aramızda ve bu gezegende ne atmosfer var, ne su.

Şimdi “lullaby” çalmaya başladı.

“lullaby
was not supposed to make you cry
i sang the words i meant
i sang”

Daha fazla dayanamayacağım.

eve gidip kabus görmeliyim, bu bazen herşeyden daha iyidir. 

 

 

Artık

12 Şubat 2018

bütün duygularımın intaharını zorla izletilmiş gibiyim.
intikam alamayacak kadar melankoliğim,
bu gece yıpranmış ve yorgunum, babamın gömleklerinden en unutulmuş olanıyım,
çok işim var,
gökyüzünde bir mezarlık kazıyorum.
artık kağıtlara değil, damarlarıma yazıyorum.
artık kağıtlarda değil, parmak uçlarımda ölüyorum.
ne anlaşılmanın tadını hatırlıyorum,
ne anlattığım cümlelerden kumdan kaleler yapabiliyorum.
içimdeki boşluğu yaratan bir türbülanstın gökyüzümdeki,
rüzgarlarla adının kirletilmesine izin verdiğim için,
gökyüzünde bir mezarlık kazıyorum.
mezar taşını yaptırıyorum, bir domino taşından.
çünkü onlar gibi düşüyoruz.
yukarıdan. 
hiç güzel gözükmüyoruz.

Ruhumdaki arka kapıların yerini buluyorum artık.
Kalbimdeki bütün gizli pencereleri kırıyorum artık.

hiçbir yerden çıkamıyorsun.  

herkes gözlerime bakıyor,

sen ellerimdeki manzaradan,

omuzlarımdaki yalnızlığı öpüyorsun. 

herkes gözlerime bakıyor. 

ben ellerindeki yalnızlıktan,

omuzlarındaki manzarayı görüyorum. 

Soğuk ve Uzak

16 Ocak 2018

“acaba beni düşünen biri var mı?
diye düşünerek aklımı kaybetmek üzereyim, şu an hayatımın en önemli sorusu bu.  Çok kötüyüm. Çünkü bulutların ve gökyüzünün rengini unutalı yıllar olmuş gibi hissediyorum. Kaybolmuş gibiyim, bilerek kaybedilmiş ve uzaklaştırılmış. Bundan kurtulamıyorum, zihnimin sınırları köreliyor.  O kadar zor ki, kim bilir belki şu an çalılıklarda uzanmak için bile bir parmağımı kesebilirim, bir bardak bira için belkide bütün elimi. Eski arkadaşlarımla bir saatlik sohbet için, cennetten bile vazgeçebilirim.  Herşeyden biraz istiyorum. Sanki çok istediğimde, olmayacakmış gibi geliyor. Özgürlüğümü kaybettiğim dar ve kirli sokak gibi bu hapishane.
çoktan gitti özgürlük.
beni burada bırakıp. demir kapıyı vurup, çıktı gitti.
“Acaba beni düşünen biri var mı?”
dışarıda bir yerlerde, birilerinin aklına geliyor muyum? Yardım ettiğim, güzel bir söz söylediğim bir insanın aklına geliyor muyum? bilmiyorum. Nasıl olduğumu soruyorlar mı birbirlerine? Hakkımda konuşuyorlar mı? masumluğumdan bahsediyorlar mı? Bunu bilmiyorum.
Bir kişi dışında. bir insan dışında. sadece ondan eminim.  Ama diğerleri?
işte benim için en acı bilinmezlik. bu.
Burada kendime yapacağım en büyük kötülük düşünmek. ve ben bunu yapmadan duramıyorum. her düşünce aklımın için gizliden yaklaşıp, boğazımı kesmeye çalışan bir şeytan oluyor. ve bu şeytan görebileceğin en sinsi şeytan. onu hissedemiyorsun. Yüreğin kaskatı kesiliyor, boyası dökülmüş mavi bir duvara gözlerin dalmış bi şekilde buluyorsun kendini. Anılarımı teker teker kaybediyorum. sanki dışarıda olan bütün anılarım bu duvarların dışında ve onlara dokunamıyorum. Bu duvarların birde soyut yanı var. ve ben en çok o yanından korkuyorum bu duvarların. bir gün eskisi gibi olamayacağım düşüncesi, rakibi olmayan bir şeytan buradaki.
en son ne zaman gülümsediğimi bile hatırlamıyorum. En son elini tuttuğum kadının aklına gelip gelmediğimi de. ne kötü değil mi?  ağlamadan içimi dışıma dökemiyorum. Gözyaşlarımı silmek bile utanç verici gelmiyor artık.
duvarlar o kadar sessiz ki, onlara karşı bile otoritemi kaybettim. artık beni dinlemediklerini düşünüyorum. hiç cevap vermeyişlerinde, serzeniş seziyorum. Onlarla bir şey daha paylaşmaya utanıyorum. Bu yüzden beni en iyi anlayabilecek kişiye, ruhuma girip beni anlayabilmesi için izin veriyorum.
Hayal yetim, sıradanlaşıyor her geçen saniye. Hayallerimde kullanmak üzere o kadar az renge sahibim ki. bir gökkuşağını bile düşünürken bir kaç renkten fazlasını hayal edemiyorum. Gitmek istediğim bir şehiri gözümde canlandıramıyorum. En sevdiğim şarkının introsundaki piyano notaları kulaklarımda canlanmıyor bile. o kadının kokusunu her düşündüğümde bu odaya sinmiş o tiksinç koku herşeyi mahfediyor. duvarları yumruklamak istiyorum ama ellerim çoktan paramparça oldular bile.
Rüya görmeyi, hiç uyumamaya tercih ederim. Göz kapaklarım çürüyene kadar uyumamak bile daha zor gelmez. Çünkü rüyalardan nefret eder hale geldim. Benimle dalga geçiyorlar. Rüya ve umut sımsıkı arkadaş ve arkamdan iş çeviriyorlar. Eğer güzel bir rüya görürsem, ertesi günüm tamamen ızdırap içinde geçiyor. Uyandığımda gördüğüm tek şey tutsaklık ve buna alışmaktan başka çarem yok. Burada alışmak ya da delirmek var. Bu yüzden güzel rüya görmemek için dua ederek uyuyorum. Çünkü yaşadığım zindanın gerçekliği, herşeyden daha keskin.
Dışarıdaki hayatımın sıkıntılarıyla dalga geçerek eğleniyorum bazen. Beni üzen, beni hayattan koparan, beni depresyona sokan ve beni düşündüren herşeyin basitliğine gülüyorum. Tanrıya dua ediyorum, sonra bir bakıyorum ki o kulaklığını takıyor. yada şu an yeni arabasını bir hırsızın çalmaması için dua eden bir adamı dinliyor.  ya da ileride yapmayacağı iş için sınava giren bi genç kızın dualarını kabul ediyor. Ona fırsat sunacaktır belki birazdan.
ama kesinlikle, beni görmüyor. çünkü benim masumluğumu es geçti.
Acı çekiyorum, acıyı yavaş yavaş elimden herşeyin haksızca alındığı gerçeğiyle çekiyorum.
Beni ben yapan değerler, burada kaldığım her gün birer birer gidiyor. Çünkü buraya giren herşey, hiçliğe dönüşüyor. Ruhumdaki iyilik kırıntıları dahil.
Üzdüğüm insanları hatırlıyorum bazen, aklımda zar zor tuttuğum bazı hatıralarda yaptığım davranışları gözden geçirmek için çok zamanım var. Önce en ince ayrıntısına kadar düşünüp, sonra kendime kızıp  “Neden öyle bi’şey yaptım ki?” sonra “keşke özür dilemek için bir fırsatım olabilseydi” diyip, sırtımı diğer duvara dönüp farklı bir anıyı hatırlamaya çalışarak günlerimi geçiriyorum. Ruhumu birbirine bağlayan mutluluk şimdi ellerini kaybetmiş bir terzi gibi.
Yarın, zamanın anlamı olmadığı bir şekilde uyanacağım. kim bilir bunu okuyanlar yarına nasıl başlayacak, nasıl bir hissizlik, nasıl bir koşuşturmaca, nasıl bir farkındalık yoksunu olarak uyanacaklar. Belki sevdiği insana sevdiklerini bile söyleyemeyecek, güzel bir manzaranın tadını çıkarmak için bile durmayacaklar. Bir sokak kedisinin başını okşamayacaklar, koşacaklar planlarının peşine. Mutluluğu arayacaklar çaresizce.
Keşke onlara, özgürlüğe sahip olmanın değerini gösterebilseydim. keşke özgür olduğu sürece insanın, gülümseyebileceğini gösterebilseydim. Keşke Özgürlüğün, bu hayattaki en önemli şey olduğunu, anlatabilseydim.
çünkü benim özgürlüğümü, hiçbişey yapmadığım halde,
söküp aldılar benden.
çünkü benim özgürlüğümü çaldılar.
çünkü beni,
yok etmeye çalışıyorlar. . ”

.

.

.
onu , unutmayın.
Belki şu an yaşamıyor sizin için ama,
hala nefes alıyor.
orada.
sizden uzakta

Tanrım,
uzun zamandır, içimden konuşmuyorum. 
ne yazacağımı merak etmeni istiyordum.
bu gece yastığıma sindi yüz hatlarım,

yatağım soğuk ve bir yıldızı izleyerek uyuya kalmayı bekliyorum,
göz kapaklarını kandırıp,
rüyalara dokunmayı, öğrenmeye ihtiyacım var.

Tanrım,
ruhumdaki dikişlerin koptuğunu gördüğünü biliyorum,
tanıdığın en iyi terzi “geçmişim” mi?
kopan dikişler, yere düşüyor yavaşça, sence de unuttuğumun işareti mi o parçalar?
sonra bir duvara gizlenmiş aynalarda ölüme rastlıyorum.
neden bu duyguları özüme yasaklıyorsun?
neden bu soruları cehenneme saklıyorsun?
açık konuşalım.
Sigaramı söndürüyorum.
“mutluyum, sanki bunları yaşamayı ben seçmişim gibi. ”

Tanrım,
eskiden, cennetinin ilgimi çekemeyeceği için o’nu yarattığını düşünürdüm,
şimdi o’nu yok ettiğine göre
cennetine rötuş yapmalıyız.
o’nun omuzlarından kumsallar yarat, oradan gökyüzü inanılmazdır. 
gözlerinden, gökyüzüler yarat.. baktığımda bunun için doğduğumu hissetmeliyim. 
saçlarından, kaybolacağım ormanlar istiyorum.
dudaklarından, okyanuslar yarat… boğulana kadar yüzeceğim, en dibe ineceğim.
göğüs kıvrımlarından, köprüler istiyorum, tam ortasına oturup ağlayacağım.
ellerinden,bir ayna yarat… her sabah bakacağım. 

işte o zaman,
ölene kadar, iyi bir insan olacağım.

Hiç aradığın şeye aslında sahip olduğunu fark ettiğin oldu mu?
sahip olduğun şeyi aramak istediğin?
hiç bekledin mi, herşeyi unutturacak sarhoşluğu?
hiç gittin mi sen, daha önce hiç olmadığın bi yerden?
sorguya çekemeyeceğin kadar yorgunum,
kararsız ve durgunum.
kanımı emiyor ışığın,kanımı emiyor bu sahtelikler,
karanlık ruhumun.

Tanrım,
saklanmak.. sanki çıplakmış gibi.
konuşmaktan kaçınmak, her ses çığlıkmış gibi.
oysa,

herşeyi anlatıyor bir göz kaçırışı, değil mi?
herşeyi mahfediyor bir göz kaçırışı, değil mi? 
“cinnete ramak kala” ruh haliyken, gülümseyerek,
tanımadığın bir karanlığı, içine çekmek.
tanıdığın en güzeli yalanı, terk etmek.
acıtır.
içinde çoktan kopması gereken bir parçayı.
evet,
her parçayı, ruhumdan sallandırdım.
bu parçaları takip ettiğinde, evimi bulacaksın. 

Tanrım,
bilirsin,
çok sessizim,
hiç kimseyim ve hiç kimsesizim.
şimdi içimdeki şeytanın sesi.
karanlık ve yalnızlığın ensestiyim.
benimle gurur duy!

Tanrım,
yaratmanın en güzel yanı, yok etme hakkı mıdır?
bu sadece sana yakışıyor,
ben genelde sırtımı dönüp gidiyorum,
güzel hislerin mimarı olduğumda.
sana benzemiyorum.

“Sigara boğazlarımı kanatıyor,
Atmosferin ciğerlerimi parçalıyor, kanser olmam için sabırsızlanıyor
Gökyüzü gözlerimi acıtıyor, göz altlarıma sığınıyorum.
Yağmur saçlarımı döküyor,
Okyanuslar beni çağırıyor, derine inmekten bahsediyor.
sokak lambaları beni görmezden geliyor,
İlaçlar iyi hissettirmiyor, daha çok kullanmam gerekiyormuş.
ve
rüzgarın beni uçurumlara davet ediyor..

Onlara beni anlatmalısın,
benimle uğraşmamalılar.”

 

 

aitsizliğim arsızlaştı ve aklımın odalarını teftişe çıktı,
04:51, gözlerim işlevsiz.
gözlerim isteksiz.
gözlerimde siyah bir kristal var, bunu sadece gölgem görüyor
ve bir not ekliyor,
“hayallerin ruhunu arzuluyor, intahar için herşey hazır”
buna dayanamayacağım, Okumaya devam et “Tanrı Açıklama Bekliyor”

Kumpas

1 Kasım 2017

sen,
içimin kapılarının krom kaplı kilidisin,
gözlerimdeki, küçük, kırılgan anahtar deliğisin.
Gökyüzünün utangaç kuması,
ve şeytanın en başarılı kumpasısın

Okumaya devam et “Kumpas”

Çember Daralıyor

25 Ekim 2017

Çember daralırken,
“Sigara, bana yardım edebilir mi?” diye düşünerek elimi cebime atıyorum, paramparça olmuş sigara kutusundan bir dal çıkarıyorum, ince, beyaz sevgilim. Bir tek sana güveniyorum. Beyazlığın masumluğu temsil etsede içinde sakladığın zehiri biliyorum. Dünyaya ayak uyduruşuna hayranım. Şimdi nikotine ihtiyacım var, Bana ver herşeyini, damarlarıma ulaş ve gördüğün yerde kalbime “sakin” olmasını söyle. Sonra kalbimle kavgaya gir, kalbimi cehenneme kitle. o buna alışık.
ama önce, Okumaya devam et “Çember Daralıyor”

Ortasında ve Kayıp

20 Eylül 2017

İzmaritlerden oluşturduğum bir tahtım var, Hayal kırıkları ceplerimden fışkırıyor. Güçsüz bir rüzgar saçlarımı terbiye ettiğini sanıyor. Özgürlüğün parmak uçlarında dans ediyor bakışlarım, hücrelerim. Gülmekteyim ama bunu fark edemiyorum. Her yanımı ilham meleği sarmış, telaşlı bir şekilde sararmış kağıtlar bırakıyorlar önüme. Ucuz ve berbat bir bardayım.
Okumaya devam et “Ortasında ve Kayıp”

Sonbahar

4 Ağustos 2017

bazen hiçbir şey yazasım gelmiyor, sanki kalemim ve bilinçaltımın arası açık. Yüzüm gökyüzünden sallandırılmış gibi. Hüzün tarafından tecavüze uğramış bir akşamüstüyüm. bir bulut tarafından takip ediliyor gibiyim. içinde yağmurlar saklayan bir bulut.
rüyalarımın bana bişey anlatmaya çalıştığı bir zaman dilimindeyim. Rüya günlüğü tutuyorum.
Her uyandığımda, 2 cümlelik bir şiir yazıyorum baş ucuma.

Rüyalar, ne anlatabilir ki? Rüyalar suskundur. Rüyalar tutarsızdır. Rüyalara güvenemezsin. Rüyalar, içinde öldürdüğün şeylerin seninle dalga geçtiği bir senaryodur. Rüyalarla arkadaşlığımı çocukken bırakmıştım. En kötü arkadaştır onlar aslında.

Gözlerimin dalıp gittiği hayal çukuru.
Bunu her yaptığımda bir yaprağım daha düşüyor.
Her yazdığımda, bir yaprağım düşüyor.
toprağa öylesine bağlı ki köklerim,
bu benim en büyük devrimim, yapraklarımı dökmek.

bir bulut olarak doğsaydım. gökyüzüne birleşik ya da gökyüzünün kavalyesi olsaydım. Yukarıdan baksaydım. olan bitene. doğan her yeni güne, anlam yükleseydik seninle, delirmeden önce.
farklı şehirlerin rüzgarları, farklı bedenlerin gri kokuları ve aitsiz dudaklarının çırpınışı.
sevişmek, bedenin anti depresanıdır.

yüzündeki “yalan” makyajı,
içinin en sevdiğim kamuflajı,
kadın.
neden mi böylesine içteniz?
neden mi deriniz?
çünkü “sahtelik”, transparan giysisi dünyanın.
biz, onun içini biliriz.

gri bir sokaktayım. düşünüyorum da.. bir dahakine kadehimi tanrının masasında kaldıracağım. Ona kötü bir mimar olduğunu ve benden aldıklarını nereye koyduğunu soracağım. alamadıklarına karşı sigara uzatacağım. Melekleri bile işten atacak. ve eğer bir güzellik varsa buraya ait, o senin içine doğacak. Bu sırada sen noktayı nereye koyduğumla ilgileneceksin. O kadar çok nokta var ki, nefes alışlarımı sayacaksın.
Bunu her yaptığımda bir yaprağım daha düşecek, gölgeler biriktireceksin ceplerinde.

sonra bir hayal, yarısından başlıyorum
saçlarını kulağının arkasına atıyorsun, dudakların sigara dumanına çıkış yolunu gösterirken, ışıksız odayı aydınlatıyor gözbebeklerinin kenarındaki beyazlar, hiç dinlemediğin bir şarkının gitar solosunda gülümsüyorsun, güneş önünde eğilmeye yeltenmeli, gözlerin dalıyor.. susmak tehlikeli bir intahar biçimi, susmak… cesaretinin, ruhunu terkedişinin resitali.
şimdi dudaklarının kenarındaki çizgiler derinleşti, sanki oraya bir okyanus yerleşti. ne hissettiğini bilmemi istiyorsun. oysa sadece, seni dinlemeyi istiyorum.

gözlerini kilitliyorsun gözlerimin menzilindeki yere,
eğer merak edersen geçmişi, sesimdeki tınıya alfabeler hediye etmelisin, içimin kapılarındaki tırnak izlerini sökmelisin ruhumda gidebildiğin kadar derine gitmeli ama mutlaka dönmelisin, istersen sonra bu sessizlik ağlatsın seni, ama mutlaka herşeyi, ama herşeyi sana.. karanlık anlatsın. Karanlığa güvenebilirsin. Karanlık hiç’tir. ve hiç’lik sahte değildir. hiç’liğe kimse dokunamaz. karanlığa kimse dokunamaz.

ve bunu her yaptığımda bir yaprağım düşüyor.
köklerim o kadar derin ki,
bu benim en büyük devrimim.
bir yaprağım daha düşüyor,
sonbaharı getiriyorum.
tek başıma
sonbaharı.

Ruhundan Bir Parça

19 Temmuz 2017

ruhuma kazı ruhunu,
yoksa
geceyi böleceğim. üç yerinden.
yaşadığım karanlık türbülanstan çıkıp geleceğim yanına
ve beni gördüğü için, dehşete düşerek kaçacak uykun,
saçlarının gölgesi, kaybolduğum, en derin kuytum olacak.
Ruhuna saklı galaksilere cenneti taşıyacağım.
rüyalarla aranı bozacağım,
odanın duvarlarına sineceğim.
dudaklarına saklanan yalnızlığı sileceğim.
ve kalbine asil bir ıssızlık vereceğim.
evinin odalarına bulutlar bırakacağım,
kanatlarını geri takacağız sırtına,
inandıracağım seni, yalanlardan bıktığına.
bir sahneydi hayat diyeceksin, sahte duygularla tıka basa,
saçmalık olduğunu göreceksin herşeyin, yığınla.
gülümsediğine emin olana dek,
ya da
gözlerinin yansımasından cennet gözükene dek,
ayrılmayacak yanından, benliğim..
gölgene bir mektup bırakılacak,
el yazımı tanıyacaksın,
öyle içten hissedeceksin, görmene gerek kalmayacak.
ve cenneti görmek için, ölmeye bile gerek kalmayacak.
ruhunda limanlar belirecek sonra,
parmakuçlarında papatyalar,
tanrılaşacak gülüşün,
okyanuslar delirecek,
en derin kesik bile yerini belli edecek.
bilinmesinden ama silinmesinden daha çok korktuğun anılarını göreceğim.
bir duvar öreceğim oraya bir daha dönemeyeceğin..
sense,
hep seveceksin, yağmurun sesini,
yada sessizliğin,
gözlerinin dalıp gittiği yerleri sandallar geri getirecek.
hayal kurma iznin bitmeyecek artık, hayat dur diyemeyecek sana.
içindeki boşluğu dudakların kapatamayacak,
yalnızlık kuyusundaki insanlara ihtiyacın kalmayacak.
en önemlisi,
seviştiğimizi de saklayamayacak artık makyajın,
değiştiğini söyleyenlere, güleceksin.
iyileştiğini söyleyenlere de.
sonra
yalnızlığa davalar açılacak.
zaman, harcadığımız en kirli haz olacak,
ve tanrı bizi yargılarken, hayallerimizi baz alacak.
gözlerimiz evlenmeye kalktığında,
yastığa başını hiçbir şeyi düşünmeden yasladığında,
sadece kendine sadık kaldığında,
aynada gördüğün silüete, sukuneti yakıştırdığında,
içindeki kapılara korkularını astığında,
ilk sigaranı sarhoş olmadan yaktığında,
ve artık hissedebildiğinde, gökyüzüne baktığında!
o gün,
ruhuna kazınmış olacak

sadece
“bir parça”
ruh.

Kapı

22 Haziran 2017

Parmakuçlarım artık bana itaat etmiyor,
Eğer geceler beni suçlasaydı, aksini iddaa etmezdim de, inkar ederdim.
Kabusların bana sarılmasına anlam veremiyorum, onlar için bir umut ışığı olamazdım.

Uyanıyorum.
Gri bir yatakta, Buraya nasıl geldiğimi, burada nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum!
Gözlerimi açtığımda gördüğüm,
bulanık bir oda, kahverenginin hakim olduğu,Göz kapaklarım acıyor.
burnumda ağır bir koku.
Küçük pencerelerden karanlık doluyor duvara, içime.
Gözkapaklarım acıyor,
Doğruluyorum, kollarım acı içinde, doğru olmadığını bilerek,
çığlık sesleri geliyor yan odadan,
sanki bir çocuğun sesi,
ağlıyor sonra çığlık sesi, ağlıyor sonra çığlık sesi.
gidip gitmemekteki kararsızlığım cesaretimi asmak üzereyken, kalkıyorum.
titrek bir şekilde yürüyorum,
kapı açılıyor, zemindeki halılar dikkatimi çekiyor,
hepsi hafızamdan çalınmış resimlerin motifleri, delireceğim.
kafamı kaldırdığımda uzun bir koridordayım. karşılıklı ve yanyana dizilmiş kapılar var
kahverengi olan kapıdan geliyor o ses! , tekmeliyorum.
Açılıyor, sadece kan… siyah renk.
duvarlarda mektuplar var. intahar mektupları var ceset yok.
ses kesildi.
birtanesini okumak için uzanıyorum.
” yüreğimdeki mayın tarlaları ” yazıyor, anlam veremiyorum.
sırtımı döndüğümde bu odanın manzarasının okyanus olduğunu görüyorum,
bir gemi tarafından manzarası tecavüze uğramış bir odadayım.
umarım fırtınalar yeterince uzak değildir.
Merak duyguma yeniğim, diğer odalara gitmek istiyorum.
Odadan çıkıp siyah kapılı olan odaya giriyorum.
burada tek gördüğüm saç.
bir tutam saç odanın ortasında duruyor. kokluyorum. tanıdık geliyor,
saç kuruyup gidiyor ellerimin arasından.
fısıldaşmalar duyuyorum kulaklarımın içinde raks ediyor!
heryerde saklanmış yırtılmış kadın elbiseleri.
Altın rengi, kırık kolyeler.
ve penceresi açık, bu odanın manzarası; uçurum.
aklımı kaçıracağım.
Gözkapaklarım acıyor.Bu odadan çıkmam gerekli, omuzlarımda acı hissediyorum
Dudaklarımda acı hissediyorum, ellerimde acı hissediyorum. ÇIKMAM GEREKLİ!
Koşar adım koridora çıkıyorum ve kapı kendine arkamdan kapanıp kilitleniyor.
Acı bitiyor. Acı eriyip gidiyor.
Farklı bir kapıya doğru yöneliyorum.
Kapıyı açar açmaz,ilaç ve rutubet kokusuyla dolup taşıyor ciğerim.
ilaçlar var. şırıngalar. mavi ve gri haplar.
bir tımarhanede kilitli kalmış ama kaçmayı başarmış birine ait bir oda.
Bu oda insanın delirmesi için inşa edilmiş olmalı, tablolara bakmak bile içimde tsunami yaratıyor.
Aklımı biri tırmalıyor gibi hissettiriyor.
zemindeki cam parçacıklarına basmadan yürümeye ve pencereden aşağıya bakmaya çalışıyorum.
aşağıda, camdan atlamış ama ölmeyi başaramamış olan kişinin can çekiştiğini görüyorum.
Korkuyla odadan çıkıyorum diğer odalarda birileri olabilir,
ve koridora koşup,
gri kapılı odaya aniden giriyorum.
birisi var içeride,bir masada oturuyor, ağlıyor gibi başını ellerinin arasına almış
bana döndüğünde, hayalet görmüşe benziyor. beni gördüğüne eminim oysa.
neden? diyor. neden geldin?
oysa bunu benim sormam gerekiyordu. Tek bir soru sorabiliyorum “neredeyim?”
bilmediğim bir dilde konuşuyor! çok sinirli sonra “hiçliğin içi, içtiğim.”
Ve “boğulana kadar, yanacaksın” diyor.
hiçbi’şey anlamıyorum. bir soru soruyor sanki, umursamıyorum. Odaya dönüp baktığımda,
kaybettiğim eşyaları görüyorum. Kaybettiğim herşey bu odada.
ve hırsızım odayı yüzüme kapatıyor, rahatsız edilmek istemediğine dair not olduğunu görüyorum kapıda,
ve bu odanın yanındaki odadaki kapıya içeriden birisi vuruyor,
ellerim hemen kapı koluna kayıyor,
açılmıyor, ” seni kurtacağım ” diye bağırıyorum.
Tekmeliyorum kapıyı!
kapıya hep aynı tempoda, sakince vurmasına rağmen bana cevap vermiyor.
Sadece kapıya vuruyor,
Ürküyorum. Ne yaparsam yapiyim, ne kadar güç uygularsam uygulayiyim. bu kapı açılmayacak gibi.
bu odanın çok tehlikeli olduğunu hissiyatına kapılıyorum. Bu kapı açılmamalı diye düşünüyorum.
ve inceden, sinsi bir şekilde gülümsediğini duyuyorum.
Tüylerim ürperiyor! bir adım geri atıyorum hemen ve denemeyi bırakıyorum
onun karşısındaki kapıdan gelen koku ilgimi çekiyor.
o kapıyı açıyorum. Papatyalarla dolu bir oda, ve bu odanın ortasında gökkuşağı var.
Gülümsüyorum, nedensizce. herşey çok etkileyici. bir masal gibi.
bir çok duygu geçişi arasındayım. gökkuşağına dokunuyorum ve parmaklarımın renk değişmesini görüyorum.
Binlerce uyuşturucu kullanmış kadar mutluyum.
Merdivenleri üçer beşer zıplayarak koşan cocuklar kadar mutluyum.
Sonsuza kadar bu his sürsün istiyorum.
odada bir tur attıktan sonra koridordan birinin koştuğunu görüyorum
Hemen koridora çıkıp baktığımda, koridorun sonundaki karanlığa girdiğini fark ediyorum.
gitmemeliyim.sonsuza dek bu odada kalmalıyım.
gitmemeliyim.
gidiyorum, adımlarımı hızlandırıyorum ve o karanlığa girdiğimde bir merdiven beliriyor önümde.
merdivenden aşağıya iniyorum, yavaşça.. ve bir kapı görüyorum.
kapının büyük bir gözü var,
kapı gözünden usulca bakmak için yelteniyorum.
kapının gözünden içeriye doğru baktığımda,
içerisi o kadar karanlık ki, ayırt edebildiğim tek şey
kahverengi bir masanın üstünde, yarıya kadar içilmiş içki şişesi,
sigaralarla dolmuş bir küllük ve bir kitaplık.
önce anlam veremiyorum ama sonra benim evim olduğunu anlayabiliyorum.
Tanrım,
Bu kapı gözlerime açılıyor.
Bu kapı gözlerime açılıyor!
ve içeride kilitliyim!
İÇERİDE OLAN BENİM!
aklımın odalarındayım!
TANRIM!
AKLIMIN ODALARINDAYIM!

Tavan Arasındaki Hayaller

15 Haziran 2017

Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.
bilmiyorum,
Tavan arasında hayaller saklıyorum.
ve ölü bir okyanusun içindeyim.
nefes alamıyorum, solungaçlarımı arıyorum.
derin bir psikolojideyim ve kahvemi yine yarım bırakıyorum.
ölüp ölüp dirilmeyi,
bu gece olmasada… emin ol ki.. yarın bırakıyorum…
Ameliyat masasında terk edilmiş gibiyim
Kalkamıyorum..
Ne yalan söyleyeyim.
Hiç yalan söyleyesim yok.
Bu gece
Aklımın caddelerinde ıslık çalarak ilerliyorum.
Sonra seni görüyorum,
Yaklaşıp kulağıma “korkma.. her şey bitecek..” diyorsun.
Ama sen,
Herkeste bir parçasın.
Biri parfümünü kullanıyor.
başka birisi en sevdiğim giysini giyinmiş! tanrım!
çıldıracağım!
başka biriyle saç renkleriniz aynı, tonları bile!
hatta birisiyle aynı gülüşe sahipsin , buna inanabiliyor musun?
başkasında bileklerinin naifliği var.
kimseyle göz göze gelmeden yürümenin yorgunluğu al üstümden.
sesin hariç,
gözlerini bile kopyalamış olmalılar.
Dağılmışsın…
İnsanlar komik değil mi?
Sessizce çığlık atıp, litrelerce ağlamalıyım.
yine özgür olduğumu sanıp
düzinelerce insana seni anlatmalıyım
belki de binlerce kabus görüp
en güzelini sana anlatmalıyım.
en sınırsız ama en imkansız hayalleri kurup.
hiçbirini yaşamamalıyım.
bir masal olduğunu düşünerek,
herşeyin..
ama senin hayalini binlerce yıl usanmadan kurmak için,
sadece 1 dakikalığına dönüp sana yine bakmalıyım.
kül tablosunu son kez boşaltıp..
seni
bir kaç
dakikalığına
unutmalıyım.

Gri Pencereler

31 Mayıs 2017

Popüler kültür tarafından katledilen insanlar tarafından kabul edilmeyi bekleyen biri olamıyorum. Herşey popülerlikle alakalı, sevgi, sevgisizlik, dokunuş, bakış, uzaklık ve yalnızlık. Ama benim ütopyamda siyah ve beyaz kadar net herşey ve ön yargılarıma bütün yetkiyi verdim. filtreler açık! iyi birisi yada kötü birisi olamıyorum çünkü iyi ve kötünün kodlarını değiştirdim. Hissettiğim gibi yaşıyorum ve hissetmenin öteki evresinde, içimdeki şeytanın evindeki en güzel köşede kahverengi dikişli bir koltuğum var, aklımın odalarını kiraya verdiğimden beri, yangından mal kaçırıyormuşum gibi yaşamıyorum. Tanrım, artık labirentinde peyniri aramıyorum. Patlamış mısırlarını başkalarına fırlat.
yüzümdeki kuyulardan sarkan kadınlar yüzünden yüreğim o kadar ıssız ki, uzun zamandır rol bile yapamıyorum. Asıl anlatmak istediğime nasıl hala gelemediğim konusunu açmak üzere değilim henüz, belki yazacağım bir şiirde gizleyeceğim herşeyi. Güvenmemeyi görev biliyorum çünkü kendinizi gözlerimden görmüyorsunuz. Baktığımda gördüklerimi bilmiyorsunuz. filtreler açık! Okyanustan soğumuş bir su birikintisiyim. Ama ıslanmayı tavsiye etmiyorum çünkü ruhumu ve benliğimi tasfiye etmiyorum. etmeyeceğim.
kendimi sevebilecek kadar kibirliyim. başka birini sevebilecek kadar dipsiz. mürekkepsiz şairler ve parmaksız piyanistler tarafından eleştirilmeyi zevk hale getirdim. Sex ve alkol tarafından ruhumu vaftiz ettirmem gerektiği söylenmiş gibi, klasikleşmiş bir romanın kötü karakteri olmam teklif edilmiş gibi. içim yerle bir edilmiş gibi, dışım gökyüzüne meydan okuyacak gibi, her an. Sıradanlaş! Sıradanlaş!
içimin kapılarındaki tırnak izlerini sökmelisin. Sonra kopya insan koleksiyonlarımı görmeye gelmelisin. Aynalarla dolu bir odaya girmiş gibi hissedeceksin. Gülümse!, bir gün sende hissedeceksin. Satın alınmamış gibi! ölüm günüme sigaramı yakmış bir şekilde giderken dudaklarım düğüm olduğum yalnızlıkla olan düğünüme davetiye bastırıyor. ve en son sevdiğim kadınla olan kurduğum hayali çağırıyor. Onun gittiği sokaklardaki papatyaların arasından geçeceğiz, kavalyemi göğüs çizgilerin yapacağım. Göz altlarına bıraktığım masalları kıskandıracağım.
Genellikle hedefi bilerek ıskalayacağım ve biralar içip gülümseyerek ıslık çalacağım! Karanlığı üç yerinden zincirliyorum kalbimin kıyılarına ve yolunu kaybetmiş tsunamilere yol tarif ediyorum. Saçlarıma doğru! Ne büyük bir yıkım, zamansızlık ve sınırsızlık.
Siyah halılar serin gökyüzüne, yürüyüşe çıkacağım!
Siyah halılar serin sokağıma!
Çünkü beni göremiyorsunuz , gri pencerelerinizden.

“Tanrım!?, uzun zamandır konuşmamış gibiyiz.
ama yüz-yüze bakışıyoruz
Neyse,
Bu arada beni içine attığın labirentte peyniri aramıyorum,
çünkü her yaklaştığımda, peynirin yerini değiştirdiğini,
artık biliyorum. ”
—–
” Seninle dertleşmek istiyorum.
çevremde sanal tsunamiler yarattığını bilmiyormuş gibi yapalım,
art arda sigara yakalım.
arada gerçek olmayışımızdan bahsedelim,
seninle bir masada içmek istiyorum.
Neden kutsallaşalım ki?
bence samimileşelim. “

—–
“O” kadını hiç anlamıyorum ve o’nu neden yarattığını da,
ama bu kadınları çok iyi anlıyorum, özellikle neden sana inandıklarını,
aramızda kalsın,
aramız diye bi şey yok, ben konuşuyorum, sen dinlemiyorsun.
aynı yarattıkların gibisin.
Seni az seviyorum”
—–
“Az önce karanlığa dokunuyordum,
Sessizlik tarafından rahatsız ediliyordum,
aklımda bir tımarhane saklıyorsun,
biliyorum,
acilen,
Bana uçurum gönder ve al şu meleklerini,
sürekli içiyorum
ve onlar hiç bir işe yaramıyorlar”

—–
“O’nun yüzünü nasıl yarattığını anlat bana,
kahretsin ki! orada olmalıydım.
O’nun gözleri için kaç yıl uğraştın?
Eminim ki gözlerini kıskandığın için buldun, göz kapaklarının icadını.
O’nun dudakları için kaç okyanus feda ederdin, doğru söyle.
Umarım omuzlarına adadığın cenneti bir tek ben görmüşümdür.
Tanrım, mükemmeliğini yansıtışına hayranım,
sanatçı ruhlu olmasın.”
—–
“Ben kelimelerle resim çizen bir adamım,
Ben müziklerle evlenmiş
ve yalnızlığı kuma almış bir adamım,
Ben siyah hariç bütün renkler tarafından aldatılmış,
bir gökyüzü bulmuş ve ütopyasında şehirler olan bir adamım,
umarım
sadece banadır bu kırılganlığın.”

—–
“Tanrım,
lütfen posta kutuna bak.”

Zaman Dilimi

18 Nisan 2017

Eğer kendi doğrularımızın önemini değiştirdiği bir zaman dilimindeysek şu an,
bırak biramdan aldığım yudum yüzümü ekşitsin.
Gri, gökyüzüne emir versin.
Gözlerimizin evlendiği ama kalplerimizin yalnızlıktan öldüğü bir zaman dilimindeysek şu an,
bırak, güneşin batışı güzel gelmesin artık,
Ben okyanusun dibindeki asansöre kendimi kilitliyim
Kalplerimizi söküp tanrıya geri vermeli ve işe yaramadığını söylemeliyiz.
hatta kapıda beklerken birbirimizi itmeliyiz,
belki utangaçlığımız bir sigara yakmalı,
düşünmeden söylediğimiz sözlerin etkisindeysek eğer şu an,
yüreğimize bir takım uyuşturucu enjekte etmeli,
ve bu gelenek haline gelmeli,
bütün kalpleri bunu yapmaya teşvik ederek rahatlatmalıyız vicdanımızı.
geçmişe dönmeyi en çok istediğimiz zaman dilimindeysek şu an,
kendimizi anlattığımız gökyüzü, senaristi olmalı yıkılmışlığımızın,
anlık zevklerin kölesi olalım, onları efendimiz yapalım.
hiçbişey düşünmeden uyuyabildiğimizde mi kendimizle gurur duyalım?
Peki, kaç bin fit daha alçalırsak, gönlünü alabiliriz bulutların?
eğer vazgeçmek, kazanmak kadar zor değilse ,
vazgeçelim, herşeyden, yüz hatlarımıza sakladığımız sahte kristal gülümsemeler ile,
sıradanlaşmanın tadını çıkaralım, hiçkimseleşmemizi kutlayalım şeytanlarımızla.
hiç bir yüz, yaşlanmayı bu denli hak etmemiştir.
biraz dürüst olabilse hiç bir sevgi, yüreğimde hak iddaa edemezdi.
Eğer göz göze gelmenin bile bişey hissettirmediği bir zaman dilimindeysek şu an,
öpmeliyiz, yüreğimizde söndürdüğümüz sigara izmaritlerini.
Sessiz olması için yalvarırız, göz altlarımızdaki şiirlere,
ve bombalarla süsleriz iç savaşın eşiğinde ki, içimizdeki şehirleri.
Eğer kelimeler olmasaydı, hiçbir zaman anlaşılamayacağımız bir zaman dilimindeysek şu an,
vuralım gökyüzünü, sessizliğin ana vatanından.
Ruhumuzun el değmemiş uçurumlarından bir hikaye yaratıp,
bir dedikodu yayalım, sağır sultanın ağzından,
benliğimize gidişten önceki son çıkıştan atlıyoruz
ve nasıl olsa birbirimizi göremiyoruz, boşluğa koşmanın tadını çıkarmaktan.
bir yanlışın, bütün doğruları gölgelediği bir zaman dilimindeysek şu an,
Gözyaşlarımızı takip edecek ruhumuz, raylar boyunca,
kendimizi iyi hissettiren yalanlar göreceğimiz ikinci sınıf bir yolculukta,
trenlerimiz köprüden düşecek,
hayal gücümüzde yer olmadığını gördüğümüzde, unicornlara.
Eğer güzel bir şarkı dinlediğimizde bile mutlu olamadığımız bir zaman dilimindeysek şu an,
Alkole olan ihtiyaçlığımız doyursun bu ucuz açlığımızı,
Tanrı kamerasını alıp çekerken iç intaharlarımızı.
gözyaşlarımı arzulasın, babamı hayatta tutan okyanuslar.
babamdan konuşalım, bir yalan duymak istersen dudaklarımdan.
Eğer sadece yalnızlıktan korktuğumuz için çevremize insan doluşturduğumuz bir zaman dilimindeysek şu an,
içimizle iletişimimizi şifrelemişiz
Kendimizi açık arttırmaya çıkarmışız,
farkında bile değiliz
ve daha kötüsü, ruhumuza serumlar takılmış.
Eğer birine güvendiğimizde, kanser gibi hissettiğimiz bir zaman dilimindeysek,
sökelim apoletlerini kalplerimizin,
sevişelim,soyunmadan,
yalnızlığa bizi yanına alması için rüşvet teklif edelim.
sonra tanrıyı,günahla tehdit edelim!
bir akşam üstü, kahverengi bir masada, içten bir şekilde iç çekerek içelim.
böylelikle normalleşmeli, deniz kenarlarının bile anlamsız gelişi.
Eğer keşke dolu cümleler kurduğumuz bir zaman dilimindeysek şu an,
Çekip gitmek istediğimiz yerleri, çoktan çekip vurduğumuzu,
göremiyoruz,
Öylesine yaralı, öylesine karanlığız ki,
bu zaman dilimi tarafından,
sadece
öldürülemiyoruz.

.

Tanrının kıyamet tatbikatını içimde uyguladığı bir gecede,
Yalnızlığıma sponsor olan sigaralar var.
Sırtımı sıvazlıyorlar, yanımdalar.. bu yıkımdan beni kaçıran yılkı atım olmak için.
Göz kırpıyorlar, sanki gözlerimdeki gök gürültüsünü duyuyorlar,
çünkü içimde hapsettiğim herşeyi biliyorlar.
hiç gitmediğim bir yere taşınmış gibiyim,
biriktirdiğim herşeyi yitirmiş gibi ya da kumbaralarını kaybetmiş biriyim.
mışıl mışıl ölüyorum,
içeriden kilitli bir kalp,
ve babamı anımsatan bir tablo ile.
bırak tadını çıkarıyim son sigaramın.
bırak yarını biraz daha anlamsız kılayım.
bırak! oraya giriş yok! yırt sol yanımı,
benim kapımın anahtarı şeytanın boynunda bir kolye ve onun en sevdiği aksesuarı,
nasıl alabilirsin ki ondan?
nasıl yapabilirsin ki sonay?
nasıl?
nasıl mı?
Bakışlarıma sığdırdıklarımı gördüğün kadar sarılırsın bana,
ellerin bu konuda çaresiz.
Çarpık cümlelerimden anlam çıkardığın zaman öpebilirsin beni,
dudaklarına iş düşmüyor.
Mimiklerimde saklı geçmişi sormadığın zaman uyuyabiliriz,
göz kapaklarına bunu ilet.
Gözlerimin daldığı yerlere taşınabilirsen eğer,
göz göze gelebiliriz.
ve o an, gözlerine sarılabilirim bakışlarımla,
ama oraya taşınamıyorum, bir dakikalığına bile,
omuzlarından öpebilirim, dudakların bu işe “dur” diyene dek,
ama orayı tanrının fark edip, cennet olarak tanımlamasına izin veremem.
saçlarını tarayabilirim, siyah bir denizin önünde ya da kapalı panjurların arkasında,
ama bu uzaklığa isim takamam, sigaramdan bir fırt almadan..
ölmeyi pek düşünmüyorum,
saçların; demir parmaklıklarım
kokun, içimdeki şehrin atmosferi olmadan.
ve tek isteğim,
sıradanlaştığında bütün renkler.
siyaha tutun,
çünkü bir gün üstünde uyanacağız,
gökyüzüne kök salmış bir bulutun.

Ayna

9 Şubat 2017

” – Aynaya bak Sonay! “

Duyduğum en gereksiz özeleştiri tavsiyesiydi, ama bunu yaptım.
Döndüm ve aynaya baktım.
İlk olarak göz altlarım dikkatimi çekti, oraya kahverengi dikişler atan şiirlerin canımı nasıl yaktığını hatırladım. Orada uykusuzluğu, rüyalarımı ve üstümde taşıdıklarımı gördüm. Nasıl anlatabilirdim ki göz altlarımda saklanan hikayeleri? Sende orada saklanabilirdin, inan dünyanın en yağmursuz yeri.
Sonra gözlerim yakaladı bakışlarımı. Yaşlı bir adamın gözleri gibi geldi ilk, fırtınaya gemisini süren bir kaptanın gözleriydi bu ya da foseptiği andıran eski bi caddede gülümseyen bir şarapçının gözleri gibiydi. Baktıkça daldığın kahverengi bir okyanus belki, tanrının cehennemi isimli kısa tiyatronun afişini dikkatli bakarsan görebilirdin orada. Gözlerimden bir çok şey anlayabilirdin ama sen dudaklarıma kilitliydin.
O gözlerin kaydettiği anları, hayal bile edemezdin. Hiçbişeye şaşırmıyordum ve kimseyle yarışmıyordum. Sanki çoktan bitirmiştim ve bitiş çizgisinde sıkılıyordum, hayat ve ıssızlığımın arasındaki çekim gücünü eritti gördüklerim. Gördüklerinin öldürdüğü biri hale mi geliyordum, daha mı güçleniyordum bilmiyorum. Tek bildiğim daha az hissedip,daha çok öldüğümdü. Aynada gözlerime bakarken kaybettiğim düşleri gördüm, çocukluğumu, bira şişelerini, saçma sapan entrikaları, hayata dair yorgunluklarımı, kendime sinirlenişlerimi, yanlış evde uyanmalarımı ,ihanetleri, tek sahnesi olan insanların sahteliğini. her şeyi! Ne çok şey gördüğüme şaşırdım bir kez daha. Bu hayattaki herşeyin basitleştiğini ve asla unutamam ruhlarınızda mini şeytanların raks ettiğini. Her şey yanılsamaydı. Sevgi,aşk,gösteriş.. herşey! Gözlerim artık taraf seçmiyor.
Sonra dudaklarıma baktım, bu güne kadar söylediklerimi düşündüm,insanlara verdiğim sözleri. Her şey oradan çıkmıştı. herşeyin başlangıç yeri orasıydı. Dudaklarım… sanırım oraya sadece, sadece sigara yakışıyordu.
Sonra yüz hatlarımı inceledim, bi çok hat çoktan kırılmıştı. Yüzüme söylenen ama asılı kalan sözlere ilişti gözlerim, hala oradalardı. Taşıyordum ve taşıyacaktım hepsini. Yüzüm mimarisi güzel bir mezarlıktı. Bunu görebildiğinde kırabilirsin yüreğimdeki mezar taşlarımı.Yüz ifademin ne derece donuk olduğunu,gülümseyerek tekrar anladım. Ama gülümseyişim hala içtendi. Bak… bu da bişeydi!
Saçlarımı inceledim daha sonra, onlar hep yorgunlardı. Konuşsalar,bana artık dokunma diyecek gibiydiler. Ruhumu benzettiğim yegane şeydi saçlarım,
dağınık, kafasına buyruk, özgün ve özgür..
Aynada gördüğüm buydu.

merak ediyorsanız eğer, ona kendisinin de aynaya bakmasını söylemedim.
Çünkü eğer aynaya baksaydı, onun göreceği tek şey; makyajının bozulduğu olacaktı.

Ütopyamın Kapısı

31 Aralık 2016

Bu gece ütopyamın kapısını bulamıyorum.
uzaklaşamıyorum, sanki..
Gökyüzünün belirli bir noktasından aşağıya düşüyorum,
aklımın odalarında, aklımın oynatıldığı tiyatrolar görüyorum.
insanların gözlerinde anlamak istememe hastalığı,
ütopyamın kapısını bulamıyorum,
büyük ihtimal yastayım.
kalbimin içinde iskeletsiz kelebekler cehennem inşa ederken,
sana baktığımda, boyun kıvrımlarındaki cennete taşınmak için ikna ediyorum tanrıyı.
sana dokunduğumda, düşünebilme yetim kendini bırakıyor,
binlerce uyuşturucu kullanmış gibi hissediyorum.
dudaklarımı, boynuna miras bırakmayı
ses frekanslarında kaybolmayı planlıyorum.
bütün insanlığı, göz göze geldiğimizde siliyorum.
gözlerinin kenarındaki kırışıklıklara,
anbean, and içiyorum.
çünkü bu hayal kuraklığını, biraz seninle, biraz da şaraplarla ıslatıyorum.
bu gece ütopyamın kapısını bulamıyorum
ölmüş olmayı dilememe ramak kaldı,
birisi benden önce oraya girmiş olmalı.
ütopyama,
karanlığıma,
iç dünyama.
birisi girmiş ve kapıyı bulamayacağım bir yere saklamış olmalı.
hayallerimi, kalbimi, seni , gözaltlarımı, sarhoşluğumu, çocukluğumu orada bıraktım.
onlara bir daha ulaşamayacak mıyım?
Tanrım!
yoksa seninle bir daha uğraşamayacak mıyım?
bu gece,
ütopyamın kapısını bulamıyorum.
muhtemelen
kör kütük sarhoş
olmalıyım.

Daha Az Düşünmeli

29 Kasım 2016

Sadece daha az düşünmeli,
daha az sigara içmeli,
daha az derine dalmalı,
gözlerim biraz daha boş bakmalı,
yüz hatlarımın arasına saklanmalı,
tanrı kanatlarını üstümüze çekmeli
gölge yapmalı,
daha az düşünmeli,
daha çok üşümeli, gülmeli ve öpüşmeliyiz.
daha az sarhoş olma zorundalığı hissetmeli,
daha az yalnız uyumalı,
ya da sadece uyumaya çalışmalı,
güzel bi kaç rüyaya teslim olmalı,
biraz daha az geçmişi hatırlamalı,
daha çok hayal kurup, daha çok masal okumalı .
yada herşeye meydan okumalı!
karanlığı dizginlemeli,
bilinçaltındaki salıncakları tek tek sökmeli,
daha az düşünmeli,
gerekirse, çekip gitmeli,arkada ne bıraktığını umursamadan,
ya da sigara dumanlarına gülümseyerek dalıp gitmeli,
saçlar okşanmalı, şaraplar içilmeli, tenler keşfedilmeli,
yüzüne gülümseme işlemeli.
ama mutlaka daha az düşünmeli.
şarkılara sarılarak uyuyup
polyanna’yla dertleşmeli!
kristallerin üzerinde dans etmeli..
yaşamak için,
normalleşmek için,
boğulmamak için,
daha az düşünmeli..

Bulutların Arasında

7 Kasım 2016

Bulutların arasında, bir parıltı görüyorum.
Boğuk bir odanın, loş ışığı altında, sarhoşluğumu kutluyorum.
Ardından gözlerimin menzili değişiyor, masanın üstündeki ellerimi görüyorum,
Damarları takip ettikçe,
Parmak uçlarımdaki bira şişesinin içindeki özgürlük gişeleri gözüme çarpıyor,
Küçük,utangaç su baloncukları. bana bişeyler imâ ediyor.
Sanırım İyilik meleğim reenkarnosyona inanıyor.
Biri kalbimi , rehabilitasyona yatırmış,
Okyanusun dibinde, bir asansörde sıkışmış gibi hissediyorum
Gökyüzünün , yüz hatlarına sigaramı üflüyorum.
Dudaklarım kilitli,
Yalnızlığı evlat edinmiş bir evsizim.
Bir an önce bulutların arasına sıkışmam gerekli!
Çünkü benim pusulam, bulutların arasında,
Yörüngem, tanrının arka bahçesindeki gizli mezarlık!
Şeytanın beyin haritası bir labirent ve peynir benim.
Gördüğüm en net şey; delirdiğinizi fark edememe evreniz.
ve bildiğim en net şey,
“birlikte uçuyoruz boşlukta, şimdilik hayattasın,
ama kanatların kırılacak”

Yazdıklarım, insanlığa karşı yarattığım bir avukat.
“Bulutların arasına taşınmam gerekli!”
düşemeyecek kadar yüksekte,
düşünemeyecek kadar aşığız.
bulutların arasında,
Üzülemeyecek kadar hissiz,
yine güvenebilecek dipsiz.

bir yarımız sonbaharın kavalyesi,diğer yarımız cehennemin trafik tabelası.

Tıka basa duygu doldurduğunuz kalplerinizle,
Yarım bırakılmış bardaklardan içiyorsunuz.
İkinci el cümleler kuran dudaklara ruhunuzu teslim ediyorsunuz.
Sanki hiç sevdiği biriyle sevişememiş gibi.
Sanki hiç seviştiği birini hissedememiş gibi,
İçiniz içini yiyor çünkü canavarlar için ayna oluyorsunuz.
Yarı-tanrı gibi doğdunuz ama köle gibi ölüyorsunuz.
En az bir hırsız kadar haklısınız, çünkü tanrı;
Cevap kağıdından bir türlü emin olamadığı bir teste soktu sizi.
İçinden çıkamıyor bu işin.
Parmak uçlarınız, ruhlarınızdan daha da demir parmaksız
Tepeden tırnağa,
Yakışıksız!

Bu kaosun sonu yok kadın,
Bir fırsatım olsa,
En güzel bahçesi olmanı teklif ederdim ütopyamın.
Duvarlarımın silik boyası dudakların,
Kırık akıllı şairane yanımdan,gözlerini kaçırışın,
Hayallerimizin bulutların arasına taşınışı.
Dünyanın renksizliği üzerine tanrının en güzel savunmasısın.

Bulutların arasına karışmalı,
Hiç bir şey duyamayacak kadar uzaklaşıp,
Oraya balkonu büyük bir ev ve bir kaç hayal kurmalı.
Yeryüzü, yüzsüz.
Çünkü sen de hissediyorsun aslında,
bütün cevaplarımız,
bulutların arasında.

Ben senin ruhunun Kristof Kolomb’yum
Geçmişin umrumda değil
”Adolf hitler” gibi yok edebilirim orayı
ve konu gözlerin olursa okyanusları içecek kalemim mürekkep diye.
Hayalini kuran tüm varlıklar için azraile rüşvet vereceğim!
Parmak uçlarındaki şehire ineceğim
Göğüs çizgindeki kıvrımlara dumanlar üfleyip
Gülümsediğin her anı,bilinçaltıma kaydedeceğim
Gözlerini kaçırdığın yerlere taşınacağım
Kokuna reddemeyeceği bir teklif sunacağım
Elmacık kemiklerimde , kalbini bulacağım.
ve saçlarınla kapatacağım diğer kadınları
Odanın duvarları bile öpmek isteyecek ses tellerini
Göz altlarına masallar bırakacağım, uyumadan önce
Aklının odalarına ise papatyalar.
Uyuduğunda dünyanın yörüngesiyle oynayacağım
Omuzlarını, cennet’e rakip yapacağım
Tanrıya gidip, yarınları bizim için ayarlamasını isteyeceğim.
özel bir rica olacak bu
Değerini benden başka kimse bilmeyecek gibi hissedeceksin
Beni ve ütopyamı hissedeceksin
Dünyayı bir kağıt gibi atacağız
Gökkuşaklarından bir salıncak yapacağım sana
Durmaya ikna edemeyeceğim boynunda asılı kalan dudaklarımı
Sigaralar bile şiir yazacak,
Alkoller, sarhoş,
Şarkılar sağır olucak o gece.

Benimle son kez, İç çekerek içmelisin.
Bilirim seni , çünkü bazen içkinin herşeyi unutturabileceğini zannederek içersin,
Bir kadeh biter,yenisi ve yenisi , kalkmak istemezsin o mekandan. o masadan.
Müzik sarılır zihnine,notaları ezberlersin,bilmesen bile söylersin kulaklarında çınlayan nakaratları ,
Cebindeki her parayı yatırmak istersin içkilere,
Sanki anılarını,sanki canını yakan her gerçeği bırakıyormuş gibi hissedersin o masada!
bu yüzden mutlu olursun.
Değer verdiğin herşeyin yok olup gittiği hissini seversin,
onu kucaklarsın.
Olmak zorunda olduğun kişi değilsindir , öyle hissedersin işte.
Sorumlulukların yoktur,hayallerin yoktur,geçmişin yoktur,geleceğin yoktur.
Sana ait olan ne varsa cehenneme kilitlersin.
Olduğun kişisindir, cümlelerin,mimiklerin,gülüşlerin bakışların.
karşındaki kişiye içinde çürümeye yüz tutan cümleleri kurarsın.
Hepsinin tam zamanıdır yeryüzüne çıkmak için,
Benliğin dans eder, dumanların arasında.
Bir uçurtmanın ipini koparması gibidir, Yanlızlığın en icittiği yerlerini gösterirsin psikologun olan o içkiye.
Kırdığın kalpler gelir sonra aklına.
Ama bundan övünmezsin
Ellerini öldürmek istersin.Sesini öldürmek istersin
Bakışlarını öldürmek istersin
Kelimelerini öldürmek istersin
Sana dair ne varsa,onları öldürmek istersin.
ama en boktanı nedir biliyor musun? Kendini aldattığını farkedersin , her geçen gün
Nasıl bukadar kahpe olabildiğine şaşırırsın.
Ama sonra bi şey seni yatıştırır.
Bütün insanların yaptığını yapıyorsundur sadece.
Abartılacak bişey yoktur.
Artık daha az düşünüyor, daha az önemsiyorsundur
Sonra kapatırsın gözlerini , uyku kurtarmak ister seni. yeterince içmişsindir.
ama kurtarılmaya ihtiyacın yoktur ki, bunu sen hariç kimse anlayamaz , bilirsin.
Sigara küllerinin sindiği o ahşap masada,
Dibi gözüken içkinin yanına koyarsın başını,
Duvardaki tablolara irişirken gözlerin,
Müziğin seni terk ettiğini hissedersin,
Bulanıklaşır o loş mekan.
ve fark edemediğin birşey vardır,
Çok kötü bir rüyayla sevişmeye başlamıştır zihnin.
ve tanrı resmen sana der’ki ; “bu senin kendi cehennemin.”
sessizlikle evlenmiş bir karanlık vardır seninle sadece.
yalnızlık koluna girer.
ve sen, sonraki gece
daha çok iç çekerek içersin.

Cümlelerle kavga ediyorum,
Kelimeleri tavlamaya çalışan kırık akıllı şairane yanımdan kalkmış bulunmaktayım.
Uykularımı, kabuslarıma kiralayan tecrübelerimle içiyoruz
bir masada,
ve bir masaldan atılan sahte figüranlığım tuttu,
Şimdi suskunluğuna ihtiyacım var,
Düştüğünde bizi çekmeye niyeti olanların, bağımlısı mı olduk?
Düşünceler halkasını çıkaramadık mı boynumuzdan?
ve iyi değilim,
Eminim ki gece ateşkes yapmayacak ve sanki hiç sabah olmayacak.
Sanki başkasının gözlerinin arkasında konuşlanıyorum.
Tanrım! Krom kaplı bir kalple mi konuşuyorum?
Kısa saçlı donuk bakışlı bir kadının sigarasına dalıp gidiyorum.
Dumanlar üflüyor,
Küfür ediyor yalnızlığa, ıssızlığına,hayatına,hayatındaki kırıntılara.
Hayallerimizi birleştirip, ortaya çıkardığımız sonuçsuzluğumuzu,
Üç boyutlu duygular eşliğinde,
Samimi gülümsemelere yatırıyoruz.
ve nefret ekerek,
Kırık kalplerimize ön yargılı tanrılar yolluyoruz.
İstifa dilekçesini verdi “iyi niyetim”,
Sesi kısılmış, notaları tecavüze uğramış,
Nesli tükenmiş bir şarkıdan,insanlık dersi almakla meşgulüm.
ve dudaklarının kıvrımlarında oluşan trafik,
Kritik bi ameliyata itiyor cesaretimi,
Sonra ağlayarak , cehennemin krokisini çiziyorum yüreğime .
Sonra bir parıltı, bir karanlık
İkiye yarıyor gökyüzümü,
ve ben bulanık gördüğümü hatırlıyorum,
Başımı yukarı kaldırıyorum,
Sadece mavi!
ve anlıyorum
Hayallerimin düştüğü suda,
Şimdi boğuluyorum.

Bir sigara içmeliyim,
ya da
Cehenneme girip duş almalıyım.
Çünkü bu günlerde, bir mektup yazıp , göğüs kafesime sakladığını düşünüyorum.
Belkide o mektubu okumalıyım.
yo hayır!
Hemen evden çıkmalıyım
Deri ceketimi giyip,gökyüzünde saklanan tanrıyı bulmalıyım.
ve ona işinin başına geç demeliyim!
ya da
Bir piyanistle tanışmalı,
Onunla ucuz bir viski paylaşmalıyım.
Belki bir hayat kadınını kurtarmalıyım hayattan.
Belki sadece bir insanı dinlemeli,
Belki sadece bir dal sigara içmeliyim.
Uyanmalı mıyım? Tanrım!?
Şu an bir ameliyat masasındayım.
Haklısın, doktorumu bulmalıyım!
Önce kalbime bir şok cihazı bağlamalı
Sonra da uçurtmaya bağlamalıyım yüreğimi.
Ama içimden bir ses “belki bir balona bağlayıp,gökyüzüne bırakmalı”
derken,
bir dal sigara içmeliyim
İntaharlara, intahar ettirtmeliyim,
Uyku haplarım uyurken,
En sevdiğim şarkıyı öpmeliyim.
Sen başkasıyla hayal kurarken,
Cevaplarından nefret edeceğim sorulardan arıyorum,
Bana binlerce delil bırakmasına rağmen.
Katilimi merak etmeyi seviyorum
Bir plan kurup
Paranın canını okumalıyım.
Karavan alıp, ucuzluğunuzla arama bir paravan çekmeliyim.
Bilmiyorum , belkide sadece bir dal sigara içmeliyim. hiçbişey yapmadan..
Tımarhaneye gidip, delilere akıllı muamelesi yapıcağım.
Tabi şu akıllılarla olan muharebemden sağ çıkarsam
Bugünüm, dünümün taklidi yapıyor sanki!
Gözlerim dalıyor.
Bir sigara içmeliyim.
Karanlığa üstünkörü bir masal anlatmalıyım.
Bütün gerçekleri sanallaştırmalı,
ve bir şiirle süslemeli , boynundaki kıvrımları.
Bir kadının yüreğindeki ıssızlığa mı yelken açmalı?
Ruhuna saklanan ayrıntılara mı dokunmalı?
Belki biraz içmeli,
Kayıp benliğine seslenmeliyim
Belkide bir sigara içmeliyim.
delirmeme ramak kaldı,
evet!
Kesinlikle bir dal sigara içmeliydim.

Rüyalar ve Sigaralar

8 Ekim 2016

Büyük bir hiçliğin içerisindeyim
Anlam yükleme dürtümün kafasına sıktım
Herşeyin anlamsızlığı üzerine şiirler yazan bir deliyim
Sadece içtiğim zaman gülümseyebiliyorum
Sadece sigara içtiğim zaman nefes alabiliyorum.
Ruhumdaki ıssızlık,
Derin bir okyanusla çevrili ve o okyanusu çevreleyen tsunamiler var.
Bana yaklaşmak, henüz var olmayan bir bilim dalıyla ele alınabilecek bir delilik!
Siyah güllerin üzerinde uyuyan bir tanrıya sahibim,
Aramızda bir çekim gücü var,
Gökyüzünde pandomim gösterileri var. gökkuşakları gözlerimi ele geçirdi!
Hiçbişey göremiyor, herşeyi hissediyorum!
Bir şiire davet ediliyorum , mentollü sigaralar tarafından.
Hayat tadı kaçmış berbat sinemadan ibaret diyor sağ yanımdaki melek!
Yüzeysel ve basit.
Hırslarımın canını okudum,egolarım büyük bir yıkım içinde!
Güzellik sınırlarınız, abartı renkleriniz ve samimiyetsiz gelenekleriniz içinde!
Kafanızı kurcalayan soruların cevaplarından yeni sorular türetip hepsi için tez yazmış gibiyim,
Kendini ameliyat eden bir azrail gibiyim,
Belki bakışlarının ortasında sallanmam gerekli,
Kim bilir, belki bir gün ruhumu bi kadın için kamuflajla saklamam,
Hayatta herşey garip bir şekilde formalite,
Kronikleşmiş sahtelik,
Ödün veremem,
Ölümden bahsettiğim için gönülden tebrik edilmeliyim.
Düşündüğümden daha derin düştüğüm gerçeğine inat,
Gülümsediğimi bilmeliyim.
Kapısı olmayan bir rüyaya kendimi kilitledim
Rüyalar ve sigaralar
Düşünsene!
Daha önce mutluluğun canını hiç bukadar yakmamıştım!

Yok

8 Ekim 2016

Yok.
inan bana, yok!
bir gözyaşı varsa eğer değeri yok,
bir kalbin varsa eğer hep kork,
bir tanrı var hala değneği yok,
bir kalemim var ve fazlasının gereği yok,
bir yankı var duyanı yok,
bir el var uzatılan, tutanı yok , bir şehir var ama sahibi yok,
gözlerin var,hala rakibi yok,
bir rüya var ama artık inanma gücü yok,
bir umut var besleyen yok.bir ruh halim var eşi benzeri yok,
bir ruh ikizim var sen deli demeden önce adını paranoid koy,
bir sigara var,depresan niyetine,masam boş!
bir kız var neden hala onun gibisi yok?
bir babam var ki sanki çocuğu yok , bir annem var ve bence daha iyi bir melek yok!
bir deli var ki zararı yok çünkü hiç akıllı yok,
bir cehennem var, içindeyim.
bir kişiliğim var onu karalayan çok,
bir para var her insanın ortak olarak taptığı… sanki tanrı yok.
bir hayal var içinde olması gereken kişi artık yok,
bir masal var gerçeklik payı yok.
bir kabus var, yatağımın misafiri gördüğüm,
bir geçmişim var her susuşlarımda gömdüğüm,
bir senaryo bu,zihnimin içinde hep ölümden döndüğüm,
kabuk tutmuş yaralara meydan okuyorum ve bu söktüğüm,son düğüm.
gel!
bir doğru bul ve doğrul,
olduğun her anın üstünde sigara söndürürken yokluğun,
bir viski şişesinde boğ kendini,
çünkü benim varlığım yok,
benim yokluğum yok,
sadece bilinçaltım var,
onun altında buluşuyoruz!

var ve yok arasında gidip gelirken
saatin tik – tak senfonisi eşliğinde
Aklımda “o”nun raks ettiğini hissettiğimde
dört duvarın eskizlerimi yansıttığı bir anda
sonbaharda,gözlerimin arkasında gökkuşakları çıktığında
karanlığın bişey anlatmaya başlamasına ramak kala
noktaların grev yaptığı bir gecede
Sessizliğin tavan yaptığı bir saatte
İlham perimin omuzlarımı arzuladığı dakikalarda
uykunun “bu gece yokum” notunu yatağıma bıraktığı saniyelerde
masamın üstünde duygularla kirlenen bir şiirdi bu.
hep,bir hiç’lik
“yok”

Kim’liğim II

7 Ekim 2016

Ben içini dökerek rahatlayan insanlardan değilim. Birilerini mutlu etme amacı ile de yaşamıyorum. Olağanüstü hırslara da sahip değilim ama istediğim bi çok şey var. Sizin değer olarak varsaydığınız şeyleri kendime göre kodlayıp önem sırasını değiştirdim. Noktalama işaretlerine uyucak kadar iyi bir insan da olamadım hiç. Dürüst olmadığım konusunda da garanti verebilirim. Referansım bile olabilir belki “şeytanlar”. Ama içimdeki şehirin atmosferi bitti. Nesli tükenmiş şeyler hissediyorum. Anlamamanı anlayışla karşılayabilecek kadar üşengecim. Dünya gri ve gözlerimde gökkuşakları var. İnsanların içinde, içinde bir dünya taşıyan siyah deri ceketli bir adamım. Ne olduğumu anlatsam yüzlerce roman yazmam gerekli, ne istediğimi yazsam boş bir sayfa yeterli. Sadece bir dakikalığına Ruhumda bir yara açmanı ve o kapıdan girmek istemeni izlemek istedim. Tanrıyla aramdaki çekim gücünü, ölümü övüp duran bi kaç antidepresana anlatırken, dünyevi duygularımın utanmasını emrettim.
Eskisi gibiydim. Bugün tüm gün bunu düşündüm. Değişime uğramayan bir düşünce makinesi gibiydim. Popüler kültürün öldürdüğü insanların sevdiği bir adam olarak uyandım belki bu sabah. İlgiden nefret ettim. Gereksiz ilgiden. Eskiden diye başlayan her cümleden nefret ettiğim kadar. Aslında neden bu kadar az kadın sevdim. Açıklaması yok bunun. Açıklaması olmayan herşeyi çok sevdim. Bana hiç bişey sormayan kadınları sevdiğim gibi. Zippomu sevdiğim gibi sevdim. Becks’i sevdiğim gibi. Evimdeki tek dostum ve sevgilim olan kırmızı japon balığımı sevdiğim gibi. Belki yarın ve öbür gün yine aynı adam olacağım. Çevremdeki insanlar değişecek. Yeryüzü değişecek. Kadınlar değişecek. Müzikler değişecek. Popüler kültür değişecek. Yeni sex pozisyonları üretilecek, Televizyon showları değişecek, rüyalar grileşecek ama hayallerim,hissetme yetim, kendi doğrularım ve benliğim bununla savaşıcak.
Gözlerimin arkasından bakacak olursak eğer, “Mutlu olduğun” şeyleri hiç düşündün mü? İnsanların önüne geçmek için çalışıyor,para kazanıyor, lüks arabalara binip,güzel kadınlarla olmak istiyorsunuz. Bunların hepsi insanlarla iç içe olduğunuzu sandığınız sanal bir yarış yüzünden. Bense bu yarışı patlamış mısırla izleyen şişman,gözlüklü,sivilceli bir çocuk gibiyim. Gülümsüyorum, öyle bir gülümsüyorum dişlerimi değil diş etlerimi de görüyorsunuz. Bana nasıl imrendiğinizi kendinizi itiraf edemiyorsunuz evet, haklısınız insanları yargılayacak kadar önemsemiyorum hatta İnsanların beni sevip-sevmemesiyle de pek ilgilenmiyorum.
Kabul ediyorum aklımın içinde bir tımarhane var ve düşüncelerim orada yatan ölümcül hastalar.
Hepsi hasta olmadığını ispat etmek için beynimi ele geçirmek, yani o tımarhaneden kurtulmak için orayı yönetmeyi amaçlıyor.
Bense edebiyat fakültesi mezunu bir doktorum.
Yazdıklarım ise potansiyel otopsi raporum.

Kim’liğim

7 Ekim 2016

Doğduğum yer karanlığın 6 kat altı
Fobilerim yok,hobilerimi sevmiyorum
Kendimi bildim bileli uyruksuzum
mesleğim, uykusuzluk.
Bildiğim tek oyun; zihin oyunları
Sırlarım, pandoranın kutusunda saklı
En değerli varlığım ; gözyaşlarım
istediğim tek şey; Babamla bir anı
En gülünç konum ; ölüm
Yüz hatlarım , kalbimin Dublörü
Ruh halim genelde; paranoya
Mutluluk benim için eskizden ibaret
Bir obje, saydam
Duygusal değil karamsarım
En yakın arkadaşım; karabasanım.
Arada sırada sırra kadem basarım
Herşeyi kendim mahfeder,kader sanarım.
Kabuslarda ikamet ediyorum
ama asla, aşka ihanet etmiyorum
Yüzlerce kendi doğrum var
Düşersem eğer okyanusun en diplerinde özel locam var
Bazen şeytanın vücud bulmuş hali olarak görülürüm
Bazen meleklerin kıskandığı biri olduğum sanılır
Ama hayali olan insanları severim
Genelde insanlardan tiksinirim,
Cennet ile cehennem arası bi yerde konumum
3 cilt ağırlığında , üç sayfalık konuyum
En kötü alışkanlığım, hiçbir şeye/hiç kimseye alışamamak
En titiz olduğum şey ; topluma karışmamak
içimdeki bir virüs ego,
Tanrı tiyatrosunda, aklımı oynatıyor.
En sevdiğim kitap;onun cümlelerinden oluşturduğum hayali roman
en sevdiğim ayrıntı, göğüs kıvrımların
Tanrının ressamlaştığı o yüz hatların
En sevdiğim şair , kalbim
bir paranoidim,
yani derin sular,
ve derinler soğuk ve karanlık olur
Göze al.